Ankiranın Ustaları Yazdır E-posta

Konya ve Kayseri sazları çember ve Ankara sazına göre daha büyük boyuttaydı. Bu sazların göğüs üzerinde de perdeleri mevcuttu. Özellikle Konya yöresinin ‘Oturak Alemlerinde' on iki telli divan sazı önemli bir işlev üstlenirdi. Bu sazda alta beş, ortada dört, üstte de üç tel kullanılmaktaydı. Konya'nın bu yöreye has bir de curası vardı. Bu curanın iki altta, iki de üstte olmak üzere dört adet teli vardı. Orta teller, Konya mızrabının temel özelliği olan üst tel çektirmesinden dolayı işlevsiz kalmışlardı ve bu yüzden de takılmazlardı.

Konya Sazı
( "Konya Oturakları " adlı kitaptan. M. Tahir SAKMAN )

Kırşehir'in Abdalları divan'ın bir ufak boyu olan abdal sazı çalarlardı. Yukarıda bahsettiğimiz ‘balta saz', Malatya, Sivas,Urfa, Antep ve Maraş yörelerini içine alan oldukça geniş bir bölgeye has bir saz olup, curadan neredeyse 45 tekne boyuna kadar değişen muhtelif boyutlarda yapılır. Alttaki fotoğrafta oldukça eski bir balta saz görülmektedir.


Ali Baştuğ koleksiyonundan
bir balta saz
Eski Ankara erkeklerin gizli gizli alem yaptığı, kolay kolay saz bulabilmenin mümkün olmadığı, bu yüzden de sazların elden ele ödünç verilerek dolaştığı bir yer idi. Saz çalanlara pek hoş gözle bakılmazdı, hatta bu kişiler doğrudan ‘ayyaş' olarak görülürlerdi. Her şeye rağmen ‘muhabbet' o kadar tatlıydı ki onu yaşamak için türlü çözümler bulunurdu.. Örneğin Yağcıoğlu Fehmi Efe'nin , sırf alem yapıldığı dışarıdan duyulup anlaşılmasın diye duvarları son derece kalın bir muhabbet evi yaptırdığı söylenir. Bakın Evliya Çelebi 17.yy Ankarası için neler söylüyor;

Şu keçe kaplı küçük kapıdan içeri girmiş ola, deyü heman kapuyu açıp içeri girdim. Meğer ne gördüm bozahane imiş. Bu kadar paşalı ve bu kadar harbende ve harkeşan ve kimi çöğür ve kimi tanbura çalup bir hay-huy kim tabir-i tavsif olunmaz. Heman biri " Evliya Çelebi ! Gel bir bozacığımız iç" dedi." Hay benim bozahaneye girdiğim gördüler" deyü hicabımdan yire geçdim. Heman taşra çıkup...(Evliya Çelebi Seyahatnamesi, Kitap II,sayfa 227)

Çelebi, şehirde gezinirken yanlışlıkla bir bozahaneye giriyor ve girdiğine de bin pişman oluyor "Bunda pişman olcak ne var?" demeyin çünkü boza içeceği o dönemlerde hafif sarhoşluk verecek şekilde imal edilirmiş ve bozahaneler de bir nevi "batakhane "olarak görülürlermiş. Dolayısıyla, boza içenlere ve bu tip yerlere girip çıkanlara pek iyi gözle bakılmazmış. "Bozahane" ve meyhane gibi yerlerin ortak işaretleri de kapılarında asılı olan "hasır" veya "keçe" imiş. Diğer  yandan , bozahanede çöğür ve tanbura çalınıyor olunması da ilginç değil mi?

Bu günün kıdemli ustalarının anlattıklarından çıkardığımız kadarıyla eski dönemlerin en büyük problemi ‘ölçüsüzlük' idi. Ustalar, hangi çalgıyı yaparlarsa yapsınlar, tekne boyu, sap boyu, perde taksimatları , köprü eşiğin konacağı yer hususunda emin olamazlardı. Türlü denemeler yaparlar, dolayısıyla da bir türlü ortak ölçü tutturamazlardı. Köprü eşiğin konacağı yerin karış ve el ile belirlenmesi, sap boyu hesaplanırken tekne çevresinin ölçülmesi ve o kadar sap takılması veya belli sabit sayıların sap uzunluğun hesaplanmasında kullanılması hep bu dönemlere aittir. Hatta öyle uygulamalar vardır ki hem çok zekice hem de çok komiktir. Örneğin halk arasında ‘don lastiği' diye bilinen lastik üzerinde perde taksimatlarının işaretlenmesi böyle bir uygulamadır. Lastik sap boyuna göre gerilmekte ve gerildikçe perde aralıkları da bu oranda genişlemekteydi. Dolayısıyla aynı lastik hem cura için, hem de divan için kullanılmaktaydı.
Şüphesiz, Ankara Radyosunun kurulması bu anlamda çok olumlu bir etki yaratmıştır. Özellikle Radyodaki sazlarda kullanılan perde taksimatlarını ve akordu adlandıran ‘radyo perdesi', ‘radyo akordu' gibi isimlendirmeler icracılar ve yapımcılar arasında yaygındı. Yurttan Seslerin ilk dönemlerinde Türkiye'nin dört bir yanında gelen mahalli saz sanatçılarının Radyoevindeki sazları çalamamaları hep bu sebeptendir. İlk Yurttan Sesler çalışmalarını konu eden fotoğraflar incelendiğinde sap boyları bu gün kullandığımız tanburalardan daha kısa ve tiz perdeleri göğsün üstüne taşınmış sazlar görebiliriz. Bu tanburaların saplarının kısa olması kısa saplı bağlamanın çıkışının bu dönem veya daha gerisi olduğunu düşündürmemelidir. Zira bu kısa saplı tanburaların böyle yapılmış olmasının tek sebebi bugün için ulaştığımız sap ve tekne arasındaki oran ve ölçülere o zaman için henüz ulaşılamamış olmasındandır. Yani bu çalgılar, ustaların şahsi sap ve perde ölçülerindeki farklılaşmalar sonucu ortaya çıkan denemelerdi. Zaten bu süreç sonunda tekne boyunun 4/3 ile çarpılmasıyla elde edilen sap boyu formülüne ulaşılmış, ve hemen bütün ustalar aşağı yukarı bu ölçüyü uygular olmuşlardır. Kısa saplı bağlamanın ise ortaya çıkışını hazırlayan faktörlere ileride değinilecektir.

 Agop Usta yapımı bir çöğür (Özay Önal koleksiyonu)
İsmail Görer koleksionundan Agop Usta yapımı bir tanbura
Agop Ustaya ait arma

Agop Ustaya ait tekne içi kartvizit

Çalgı yapım geleneğinin tarihine bakıldığında, her ne kadar çok az kaynak bulunabilse de, geçmişte hemen her ustanın birkaç farklı çalgıyı birden yaptığı görülür. Bunun temelinde bugünkü anlamda bir müzik türü sınıflandırmasının o dönemlerde olmadığı gerçeği yatmaktadır. Örneğin, müzikolog Prof.Dr.Cem Behar, bir çalışmasında 1680 yılına ait Osmanlı saray kayıtlarında, Harem'e ait bir kemençe, bir tef, bir nefesli çalgı ve üç adet çöğür sazına dair yapılan ödeme belgesinden bahsetmektedir. Bugün tanbur ve bağlama her ne kadar birbirinden çok ayrı iki saz gibi gösterilse de, bu iki çalgının geçmişte aynı ustalarca yapıldığı bilinmektedir. Bunun çok önemli bir kanıtı bağlamada halen kullanılmakta olan sap ucundaki usta arması geleneğinin eski tanburlarda da görülmesidir. Özellikle çöğür ve tanburun geçmişte , halktan insanların yanı sıra yüksek prestij ve sosyoekonomik statüye sahip kişilerce, aynı müzik türünün icrasında beraberce çalındığı bilinmektedir.

Geri Ankara'ya dönmek gerekirse, bugün için ulaşabildiğimiz Ankaralı en eski bağlama ustaları 40'larda bu işi yapıyor olan yada yeni başlamış kişiler. Ancak, isimlerini zikretmenin ötesinde hepsi için bir şeyler söyleyebilmek mümkün değil. İlk kuşak bağlama ustaları diye adlandıracağımız bu ustalar arasında Mutafın Hasan, Cin Ahmet, Sabri Usta, Cafer Usta, Çankırılı Deli Mehmet, Asım -Kazım Altan Kardeşler, Mehmet Ali Gürpınar (Baba), Sezai Yeşilova ve Yaşar Külekçi gelmekte.  

Atatürk hayranı Çankırılı Deli Mehmet

Çankırılı Deli Mehmet Atatürk'e olan sevgisi ile hatırlanan bir usta. O zamanlar Ankara'nın ticari merkezi Samanpazarı ve çevresi iken, onun atölyesi Anıtkabir'in olduğu yerde, şimdiki Anıttepe, Gençlik Caddesindeydi. Mehmet Usta'nın her birkaç günde bir Ata'nın huzuruna çıkığı, kendi deyimiyle ona 'niyaz' ettiği ve sonra atölyesine dönüp, tezgahın başına geçtiği ve dahası  evinin bütün duvarlarının Atatürk resimleriyle dolu olduğu söylenir.

Hisar'ın Ustaları

Asım ve Kazım Altan Kardeşler bu dönem ustalar arasında en eskilerden olup, isimleri hafızalara en yerleşmiş olanlardır. Bu kardeş ustalar Kastamonuluydular ve aslen ud yaparlardı. Özellikle ağabey Asım çok iyi bir ustaydı. Şimdiki atölye imkanlarıyla kıyaslanmayacak kadar sınırlı imkanlarla çalışan Asım ve Kazım Ustaların atölyesi o zamanlar açıktan akan Bentderesi'nin kıyısındaydı ve çok ilkel, başınızı eğerek girebileceğiniz bir kulübe idi. Tezgahlarının üzerinde bir bıçak, bir uzun ahşap planya, bir testere ve birazda zımparanın dışında hemen hiçbir şey bulunmayan bu iki usta inanılmaz işçilikte bağlamalar çıkarırlardı. 1950'lerdeki büyük selden sonra Bentderesinin üstü kapatıldı ve kıyıdaki dükkanlar daha içeriye taşındı. Asım ve Kazım Kardeşler bir dönem beraber çalıştıktan sonra ayrılmışlardır. İkisinin de çok hazin sonları olduğu söylenir.

“Ben bu sazı yaparın, içine de sesi koyarın”

Baba” lakaplı Mehmet Ali Gürpınar'da Ankara'nın en eski ve en isim yapmış ustalarındandır. Gençliğinde önce Kastamonu'da vergi memurluğu yapmış, sonraları biraz da ileri bir yaşında bağlama, ud, ve tambur yapmaya başlamıştır. Günümüzün ustalarından Haydar Babür'ün aktardığına göre yaptığı bağlamalarda kendisine has ölçüler kullanır, örneğin, tekne ağzının çevresini iple dolanır ve ipin uzunluğu kadar da sap takarmış. Gene günümüz bağlama ustalarından Murtaza Çağır'ın anlattığına göre Gürpınar Usta iyi bir çember (bugünkü yaprak tekne)ustası imiş. Usta, çemberleri eğdikten sonra, yan yana çiviler, tekne haline getirir ve ekmek fırınına gönderip fırınlatırmış. Daha sonra, ısıdan dolayı iyice kuruyup son şeklini alan çember parçalarını yapıştırır ve tekneyi oluştururmuş. Bugün kullanılan yaprak tekne kalıplarının o zamanlar olmadığı, ustaların ağaç yapraklarını tamamen el ve göz maharetiyle, çember gibi, eğdikleri ve bu yüzden bu sazlara çember saz denildiği bilinir. Mehmet Ali Gürpınar'ın ,belki de imkansızlıklardan kaynaklanan, ilginç çalışma teknikleri vardı. Bağlamanın göğüs tahtasını hızarda biçtirmeyip , kendisi el testeresi ile biçerdi. İlk kez kaplama boyamayı akıl eden ve uygulayan da kendisidir. Usta , dışardan müşterilerin veya başka ustaların yaptığı işe müdahalelerinden hoşlanmazdı ve bu gibi durumlarda Kastamonu şivesiyle ‘Ben bu sazı yaparın, içine de sesi koyarın' dermiş. Bu ifade hala Ankara, Hamamönündeki bağlama ustaları arasında kullanılmaktadır.Gürpınar Usta'nın oğlu Mahir Usta da iyi bir ud ustası idi.

Mehmet Ali Gürpınar aynı zamanda önemli bağlama ustalarından Coşkun Güla'nın da çocukluğunda yanına gittiği ve atölyesinde vakit geçirdiği bir ustadır. Coşkun Güla, Usta ile ilgili şöyle bir anısını anlatır. Kendisi ilkokul çağlarındayken evi Ustanın atölyesine yakınmış. Oraya sık sık gider ve onu çalışırken seyretmekten büyük keyif alırmış. Ancak Usta göğüs takacağı zaman kendisini masumca seyreden bu küçük çocuğu “yavrum hadi sen biraz dışarıda gez bakalım” diyerek gönderirmiş. Coşkun Güla küçük yaşında tam algılayamadığı bu olayı ileriki yaşlarında ,bağlama yapımı ile ciddi anlamda ilgilenmeye başladığında anlamış. Bu anısını zaman zaman çevresindekilere anlatırken Baba'yı rahmetle anarak, hep “İlahi Usta, bacak kadar çocuk ne anlasın göğüs takmaktan!” demiştir.



 

 
 

 
 
 

sazadair © 2006

tasarım:enisali