BİRİCİK HAKİKAT Yazdır E-posta

 

Erkan Oğur adına, Erkan Oğur için…

 

Okan Murat Öztürk

 

Hayatı anlamlı ve özel kılan insanlar vardır. Varlıkları, düşünceleri, duyguları, değerleri, yaptıkları ve söyledikleri, hayata dair yeni ufuklar açar önünüzde. Farklı dünyalar keşfedersiniz. Yaklaştıkça “dev”leşen insanlardır. Her anlamda “saygıdeğer”dirler. Varlıklarıyla gurur duyarsınız, içiniz ısınır, güç verirler size. Yalnız olmadığınızı, onlarla aranızda bir bağ olduğunu, paylaşabilecek pek çok değerleriniz olduğunu size hatırlatır, hissettirirler.

 

Sayıları hep çok azdır. “Nadir” bulunan “cevher”lerdir onlar. Doğallıkları, saflıkları onları hep “derin”de saklar. Belki de bu yüzden, “derindir” onlar! Hayata bakışlarında, hayatın içindeki en basit detaylara bile bu derinlikli bakışlarıyla yaklaşırlar. Onların yanındayken, hayatın çok değerli bir “nimet” olduğunu, her zerrenize kadar hissedersiniz. Bir aydınlanma, iç huzuru ve ışık kaplar her yanınızı. “Özel” nedir, ne demektir, onlarla birlikteyken daha iyi anlarsınız. Onlar, hayatı “uzun ince bir yol” olarak yorumlayan insanlardandır. Dolayısıyla, gündelik değer ve alışkanlıkların çok dışında yer alırlar.  Hayatı ve toplumu aşındırıcı her tür etkiye karşı, büyük bir mukavemetle direnen “doğal anıt”lardır, onlar.  Erkan Oğur, bu “özel” ve “ayrıcalıklı” insanlardan biri. Adeta tanrının “lutuf”larından biri, bizlere. Kendisinden söz etmeyi ve kendisini anlatmayı pek sevmeyen bir insan olduğundan, O’nunla röportaj yapmak yerine, O’na dair bildiklerimi ve hissettiklerimi, kendisinden de aldığım izinle, sizlerle paylaşmaya çalışacağım. Onu yalnızca “müzisyen” yönüyle değil, “insan” nitelikleriyle de, yakından tanıma imkanına sahip olmuş “talihli” insanlardan biri olarak…

 

Erkan Oğur, müzisyen kimliğiyle, bugünün Türkiye’sinde, kendi değerlerini yaratabilmiş, kendi tarzını ve sesini çıkarabilmiş ender sanatçılardan biri. Bana göre, Anadolu müzik kültürü içinde, Tanburi Cemil Bey’den bu yana var olan en ayrıcalıklı icracı-yorumcu. Perdesiz gitarın yaratıcısı ve halen yaşayan en büyük icracısı.

 

 

“Benim için müzik, uykularımdaki rüyalarım gibidir. Sadece ben görürüm, hissederim, yaşarım, unuturum, hatırladıklarımı aktarırım, yorumlarım… Bazı rüyalar gerçek olur… Müzik iyi yada kötüdür. Bir tercih yapmaksa hayattır”

 

diyebilen bir sanatçı, O.

 

Erkan Oğur, çocukluk yıllarını Elazığ’da (Harput), doğayla, toprakla, insan ve müzikle bir arada geçirdi. Belki de ta o yıllardan başlayarak onu en çok etkileyen şeylerin başında, yetiştiği toprakların insanı, kültürü ve türküleri gelmektedir. Müziğe olan merakı, küçük yaşlarda başladı. Kemanla, mandolinle, bağlama ve cümbüşle tanıştı. Bu sazların her birini kendi kendime çalmaya, öğrenmeye çabaladı. Evlerinin arka tarafında bulunan tepeliklerde bir uçurum vardır. Sık sık oraya gider, seslenir ve saz çalardı. Oradaki yankılanma çok hoşuna gider, söylediklerine bir cevap gelirdi sanki… Kendi çaldıklarının tekrarını dinlemek ona heyecan verirdi. “Belki de ilk kayıtlarım onlar olmuştur” diye anlatır, Erkan Ağabey.

 

12 yaşında, İstanbul’a gelir. Bülent Ortaçgil’le ve gitarla tanışır burada. Bu tanışmayla birlikte gitarın, hayatının vazgeçilmezlerinden biri haline gelmesi serüveni de başlamış olur. Gitara olan ilgisi ve hakimiyeti geliştikçe, hafızasında olan, duyduğu, hissettiği sesleri çıkarabilmek uğruna, yeni arayışlar içine girer. Üniversite yıllarında, Münih’te fizik mühendisliği okur. Bu eğitimi sırasında, bir ara Paris Konservatuarı tarafından, klasik gitar öğrencisi olarak 4. sınıfa kabul edilir. Ancak üç ay sürdürebilir bu çalışmaları. Fark eder ki, gitarda hissettikleri ve aradıkları orada öğretilenlerden başka şeylerdir, O’nun için... Nitekim, yıl 1976 olur ve Erkan Oğur, gitarının “perdelerini söker”(!)

 

 

“Düşüncelerimdeki Türk müziği sesleri ihtiyacım, gitardaki perde sistemini kaldırmama ve sınırlı bir aralık içerisinde, sonsuz ses imkanı sağlayan ‘perdesiz gitar’ı yapmama neden oldu. Aslında ‘sonsuz perdeli gitar’ demek daha doğru olurdu”

 

 

diye anlatır bu süreci. “Perdesiz gitar” olgusu, tümüyle Erkan Oğur’un kendi kendine giriştiği bir “keşif” hikayesidir. Sırf kendi merakının ve makam seslerine olan düşkünlüğünün sonucudur, gitarda perdesizliğe yönelişi. Makamlardaki renklilik, adeta “halden hale”, “renkten renge” geçebilme özellikleri, perdesiz gitarla çaldığı müziğin ana malzemesini oluşturuyor.

 

 

“Anadolu” ve “türkü” …

 

Erkan Oğur, “Anadolu’lu” bir müzisyen. Anadolu, onun için, her anlamda çok değerli. Hepimiz biliyoruz ki, yüzyılların birikimi olan bir “insanlık mirası” var, Anadolu’da. Kuşaktan kuşağa, toplumdan topluma aktarılarak gelen bir miras bu. Dolayısıyla, Anadolu deyince insanı, insan deyince Anadolu’yu hatırlamak gerekiyor. İnsanın olduğu yerdeyse mutlaka “ses” var. Bir müzisyen için, dünyaya Anadolu’da durarak bakabilmek gerçekten büyük bir talih. Erkan Oğur da Anadolu’ya büyük bir bağlılık ve hayranlıkla yaklaşıyor. Kendiside Anadolu’ya ait pek çok şey bulabiliyor. Müziğinde, Anadolu’nun sesleri, ritmleri, makamları, usulleri, repertuarı, çalgıları ve türlerinin izleri hemen hissediliyor. Dünya müziklerinden de pek çok etkiler almış olmasına karşın, Anadolu müzik kültürü onun “tarz”ının adeta “maya”sı. Belki de bunun için, İsmail Demircioğlu’yla birlikte yaptıkları ikinci albümlerinin adını “Anadolu Beşik” koydular. Gerçekten de, insanlığın beşiği, ana kaynaklarından biri, Anadolu. Felsefe, tarih, fizik, astronomi, matematik, şiir, destan, türkü, vs. hep Anadolu’da gelişme göstermiş. Dolayısıyla, Erkan Oğur’un Anadolu’ya bakışında ve Anadolu’ya karşı hissettiklerinde de, Anadolu’yu tüm zenginliğiyle kucaklamanın gerektirdiği derin bir saygı ve sevgi vardır.

 

Erkan Oğur’un insani ve müzikal derinliğinin oluşumda, türkülerin çok farklı bir yeri var. Ta çocukluk yıllarında başlayan türkü dinleme, söyleme-çalma merakı, onu hep derinden etkilemiş. Türkü söylerken ağlayan bir çocuk, O. Türkünün güzelliği, hissiyatı, seslerin birbiriyle olan ezgisel ilişkileri, onda depresif bir hal yaratmış hep. Bugün bile türkü söylerken utanıp, duygusallaşan bir yapısı var. Erkan Oğur için türküler, yalnızca söz ve ezgiden ibaret değil! Türkülerin “haber” verdiğini düşünüyor. Oğur’a göre türkü “iletişim” sağlar. “Simge”lerle, “anlam”larla yüklüdür. “Metafor”lar yaratır. Son derece insani bir “ifade tarzı”dır, türküler. Dolayısıyla, türkünün kendisinin, oluşma ve aktarılma koşulları bakımından tamamen “insana özgü” olduğunu düşünüyor. Türküler “hatırlanır” ve hatırlandığı anda “değişme”ye başlar. Adeta o “bir defaya mahsus” olma özelliği, türkülerin doğasında, mayasında vardır. Bunu her zaman bütün ihtişamıyla hissettirmektedir insana. Yaşanmışlıklar, insani değerler ve derinlikler bakımından, türkülerle pek az şeyin karşılaştırılabilir olduğuna inanıyor, Oğur. Türküler, taşıdıkları saf, masum ve ahlaki nitelikleriyle, yüksek değerler taşıyorlar. Hayatın ta kendisi, türküler… Sahici… Ancak günümüz koşullarıyla bakıldığında, bu değerleri algılamanın ve doğru şekilde değerlendirmenin, giderek zorlaştığını da görüyor, Erkan Oğur. Aslında genel bir çürüme ve değer tanımazlığın, dolayısıyla ahlaki anlamda büyük bir bozulmanın, dünyanın her yerinde her geçen gün biraz daha etkili olduğunu düşünüyor. Bundan ciddi şekilde de üzüntü duyuyor. Çünkü, insandan uzaklaşıldıkça, arta kalanların hiç de anlamlı ve mutluluk verici şeyler olmadığına inanıyor. Dolayısıyla, türkü denildiğinde, her şeyden önce, “insani” bir sıcaklık ve derinlik buğulanıyor gözlerinde...,

 

“İnsan değil de ağaç olsam

Dallarımın arasından rüzgarlar esse,

Yapraklarım, çiçeklerim, meyvelerim olsa!

Mevsimleri yaşasam… 

Köklerimle toprağın derinliklerine sarılsam.

Kuşlar konsa dallarıma, yuva bile yapsalar…

Böcekler, karıncalar yollansalar içime…

Çürütseler oralarımı,Ballarım, sakızlarım olsa

Gövdeme bir insan yaslanıp uyusa…

Ben bunları hiç bilmesem, sadece ağaç olsam…”

 

Ağaca karşı büyük bir sevgisi vardır, Erkan Oğur’un. Çocukluk yıllarından beri, “ses”e ve ses üreten her tip enstrümana ilgi duymuş. Sesin, kendi enerjisiyle birlikte, hemen her ağaç formunda kazandığı nitelikler heyecan vericidir, O’nun için. Pek az insan bilir ancak, Erkan Oğur’da müthiş bir “simetri” algılaması vardır. Hemen hiç ölçü aleti kullanmadan, kusursuz simetriye sahip hatlar oluşturabilmektedir. Pek çok çalgısını hep kendi tasarlamış ve yapmıştır. Ağaçla uğraşmayı, ondan yeni şekiller ve sesler elde etmeyi çok seviyor. Bazen aylarca, ağacın alabileceği yeni bir şekli ve ondan çıkacak olan sesi hayal ediyor. Sonra “rüyaları gerçeğe dönüyor” ve dünya müzik kültürüne o güne dek kendisinden başka kimsenin tasarlamadığı yepyeni çalgılar armağan edilmiş oluyor!

 

 

Oğur’un, sesini sevdiği ağaçların başında Honduras maunu geliyor. Ancak bir “yağmur ormanı” ağacı olması nedeniyle, kesilmesini ve enstrüman yapımında kullanılmasının sakıncalı olduğunu düşünüyor. Buna karşılık, “kelebek ağacı”(akçaağaç) Anadolu’da da yetişiyor olması ve gerek gitar gövdesinde ve gerekse tüm yaylı sazlarda olduğu gibi gitarın sapında da kullanılıyor olması bakımlarından isabetli buluyor. Özellikle Kastamonu civarında yetişen kelebek ağaçlarının yetiştirilme ve enstrüman yapımında kullanılabilme koşullarını, ekonomik bir değer olması bakımından da uygun buluyor. Göğüste ladin ağacının en iyisi olduğunu söylüyor. Özellikle Artvin-Borçka’da yetişenlerin en iyi kalite olduğuna dikkat çekiyor. Bu yöre ladinlerinin en seçme olanlarını, çoğunlukla Batılı enstrüman yapımcısı olan şirket yada lütiyelerin (luthier) aldıklarını, üstüne markalarını basıp, tüm dünyaya olduğu gibi bize de sattıklarını vurguluyor. Ladin dışında, sedir ve köknar ağaçlarının da, özellikle bağlama, tanbur, ud, lavta gibi geleneksel çalgıların yapımında, öteden beri kullanılmış olduğunu da hatırlatmayı ihmal etmiyor. Oğur’un, Anadolu’da yetişen ağaçlar arasında, enstrüman yapımı bakımından tercih ettiği diğer ağaçlar arasında dut, kayısı, ardıç, kızılcık, iğde ve akgürgen geliyor. Bunlardan, gövde, sap yanlık, eşik, burgu vb. alanlarda, çalgı yapım geleneğinde de yararlanılmış olduğuna dikkat çekiyor. 

 

 

 

Erkan Oğur, hayatını adadığı gitarda bugüne dek, kendine özgü pek çok yeni tasarımlar gerçekleştirdi. Bunlardan “altı telli akustik perdesiz gitar” ilk denemesi. Kendi adıyla bir arada anmaya alışkın olduğumuz “perdesiz gitar”, bas titreşimleri önde olan, buğulu hatta bulutumsu bir tınıya sahip, mistik karakterli bir çalgı. Aslında “mizaç” olarak, Erkan Oğur’la o kadar benzeşiyor ki! Erkan Oğur’un dokunuşlarıyla, ruhani bir hava yaratıyor, perdesiz gitardan çıkan sesler. Perdesizlik, enstrümana büyük bir tınlama yeteneği veriyor. Bu özellik de onu, tıpkı yaylı sazlar ailesinde olduğu gibi, insan sesine daha çok yaklaştırıyor. Dolayısıyla, iç dünyaya özgü, derinlikli ve ifade yeteneği yüksek bir ses çıkıyor ortaya. Erkan Oğur, perdesiz gitarın, “altı telli” ve “sekiz telli” olan “elektrik gitar” versiyonlarını da üretmiş. Özellikle perdesiz elektrik gitarda, e-bow (elektro-yay) kullanarak elde ettiği, “ney” sesini andıran, mistik karakterde ve tamamen kendine özgü bir sesin de sahibi, Oğur. Bu teknolojiyle, adeta “okyanustan sesler” elde ediyor. Balina çığlıkları duyuyorsunuz, O’nun teller üzerindeki zarif baskılarında…Adını “Doğu-batı kazası” koyduğu, çift saplı (biri perdesiz diğeri perdeli olmak üzere) akustik ve elektrik gitarları da var, Oğur’un. Bir söyleşisinde, ‘Doğu-batı kazası’ndaki ‘kaza’ kısmının kendisi olduğunu dile getiriyor!

 

 

Bağlama ise, gene çocukluk yıllarının bir yadigarı olarak hayatında hep var olmuş. Kendince çalmaya çalışmış bağlamayı. Neden sonra, 100 yıllık kopuzla ilk karşılaştığında, yeniden büyük bir heyecan kaplamış içini, bağlamaya karşı. Elle oyulmuş ve muhtemelen hiçbir ölçüye göre yapılmamış olan bu sazdaki olağanüstü simetriye çarpıldığını söylüyor. Sonrasında yeniden görüp, inceleyebilmek için o kadar çok gitmiş gelmiş ki, neden sonra sahipleri durumu fark edip, Oğur’a hediye etmişler sazı! “Gülün Kokusu Vardı” albüm kapağındaki o muhteşem fotoğrafı, albümü gören, dinleyen herkes hemen hatırlayacaktır. Erkan Oğur’un elleri ve 100 yıllık kopuz(!) 

 

 

Erkan Ağabey’e göre, bağlamanın içinde çok sesler gizli! Bağlamada çalınan ezgilerin kendine özgü bir armonisi var. Nitekim Erkan Oğur, bu armonileri belki de daha iyi duyurabilmek ihtiyacıyla, kopuzda, “duyulmamış-görülmemiş” (!) yeni akortlar geliştiriyor. Makamlardan aldığı farklı armonik duyuşlarla, bağlama konusunda da yeni tasarımlar geliştiriyor. 13 telli “Oğur Sazı”, altı telli “kopuz”, iki farklı akortta çalabilmek düşüncesiyle yaptığı “iki yüzlü (çüt (çift) kafa)” bağlama bunlardan bazıları... Altı telli kopuzun ses kalitesi bakımından yeni ve çok başarılı bir örneğini, göğüs tahtasının altına “balkon” denilen ahşap çıtalar yerleştirerek geliştirdiğine tanık olduk. Bunca yıldır bağlamaya emek veren bir insan olarak düşünüyorum da, bakalım başımıza daha ne işler açacak, Erkan Ağabey!

 

Erkan Oğur’un evi, aslında tam bir çalgı müzesi. Neler yok ki bu müzede? Keman, enva-i çeşit gitarlar, udlar, cümbüşler, bağlamalar, lavta, yaylı ve mızraplı tanbur, rebab, zurnalar, sipsiler, asma davullar, bendirler, değişik kültürlerden setar, dombra, çonguri, dutar, kazak kopuzu, yaylı kopuz, arhun (Çin kemanı) gibi telli, nefesli, vurmalı sazlar… Bunlar arasında tahta göğüslü bir cümbüşü ve udun efsanevi yapımcılarından, Manol Usta’ya ait çok değerli bir udu da var. Yine efsanevi isimlerden Onnik Usta’ya ait bir ud teknesi de, kapak takılmasını bekliyor… Konserlerde ve farklı stüdyo kayıtlarında, bu sazlarının hemen hepsini kullanıyor, Erkan Ağabey. Hepsi için ayrı bir hissiyata sahip. Biricik kızları Gonca ve Damla gibi, hayatında her birinin farklı yerleri var. Her birine karşı ayrı bir sevgi besliyor. Tümü, hatırladığı sesleri bulmaya yönelik kişisel arayışlarının bir ürünü. Hepsinden ayrı sesler, renkler ve hazlar alıyor. Bir çalgıyı düşünmek, sesini hayal etmek, duymak, O’na müthiş bir enerji ve heyecan veriyor. Gitarla ilgili yeni projelerinden biri, “çello gitar”. Viyolonsel ve gitarın imkanlarını birleştirmeyi deneyeceği bu yeni tasarımından da çok ümitli, Oğur. Eminim “hayal ettiği”, “hissettiği”, “kurguladığı” daha pek çok tasarımları var, Erkan Ağabey’in. Biliyorum ki bugüne dek ortaya çıkanlar itibariyle bizlerin görebildikleri, sadece ‘iceberg’in su üstünde görünen kısmından ibaret! 


 
Sonraki >

 
 

 
 
 

sazadair © 2006

tasarım:enisali