BEZMARA Yazdır E-posta

 

Bezmârâ Hangi Ortamda, Nasıl Doğdu? *

 

                                                                                             Fikret KARAKAYA

 

1916’da, ilk resmî musiki okulu olarak kurulan Dârü’l-Elhân, 1926’da, Cumhuriyet’in üçüncü yılında İstanbul Belediye Konservatuvarı adıyla yeniden örgütlendi ve Türk musikisi bölümü kapatıldı. İki yıl önce de orta dereceli okullardaki musiki derslerinden geleneksel musiki tamamen çıkarılmıştı. Çünkü yeni rejimin kurucusu Atatürk, musiki politikasını, Ziya Gökalp’in görüşlerine dayandırıyordu. Gökalp’e göre Osmanlı saray musikisi, Bizans, Arap ve İran musikilerinin bir karışımıydı ve «millî musiki» olamazdı. Anadolu halk musikisi bizim öz musikimizdi; Atatürk, Osmanlı musikisini çok seviyordu. Bu sebeple de, Padişah Sarayının Fasıl Heyeti’ni, Riyâset-i cumhur Fasıl Heyeti adıyla Ankara’ya aldırmıştı. Ama Atatürk, tarihî misyonunun Türkiye’yi Batı medeniyetine dâhil, Avrupâî bir ülke haline getirmek olduğuna inanıyor, ülke menfaatlerini kişisel zevk ve tercihlerinin önüne koyuyordu. Yetenekli gençler Avrupa’ya musiki öğrenimine gönderildi. İstanbul’dakinden sonra 1936’da Ankara’da bir konservatuvar daha açıldı. Bu okulu Paul Hindemith, Karl Ebert gibi Alman uzmanlar örgütledi. Ziya Gökalp’in gösterdiği hedef, «millî musikimiz»i, yani Anadolu halk musikisini, Avrupa’da gelişmiş polifoni teknikleriyle birleştirip çoksesli, “çağdaş” bir musiki yaratmaktı. Buna malzeme oluşturacak halk ezgilerini derlemek üzere Anadolu’nun her köşesine derlemeciler gönderildi. Yaklaşık on yılda 10 000’i aşkın halk ezgisi derlenip konservatuvarda arşivlendi.

 

Okullardan geleneksel musiki eğitimi kaldırılmıştı, ama 1927’de açılan İstanbul Radyosu’nun ve 1939’da açılan Ankara Radyosu’nun yayınlarında geleneksel musikiye oldukça geniş bir yer verildi. Gerçi 1934’te bir ara geleneksel musiki yayınları yasaklandı, ama bundan Atatürk’ün haberi yoktu. Öğrenir öğrenmez de yasağı kaldırdı. Özellikle Ankara Radyosu 1940’larda stajyer sanatçılara ders verilen bir eğitim kurumu gibi de faaliyet gösterdi. 1950 ve 1960’larda bu eğitime İstanbul Radyosu’nda da devam edildi. Radyolar yalnız stajyerler için değil, dinleyiciler için de bir eğitim aracıydı. Ama geleneksel musiki alanında ciddî eğitim veren başka kurum yoktu. 1943’te Hüseyin Sadettin Arel, İstanbul Belediye Konservatuvarı’nın başına getirildi ve Türk Musikisi Bölümü’nü yeniden açtı. Burada daha çok nazarî dersler veriliyordu. Öğretilen nazariyat ise, Arel’in, geleneksel musikimizin pek çok inceliğinden habersiz, musikimizdeki bütün derinliği yok eden, onu basit şematik açıklamalara irca eden nazariyatıydı.  Resmetmeye çalıştığım bu ortamda, 1980’lere gelindiğinde geleneksel musikimizi birkaç idealist üstad dışında hakkıyla bilen ve icra eden kalmamıştı. Geleneksel musikimize ilgi duyan gençler, plak ve gazino dünyasının kısa ömürlü, değersiz, gelenekten kopuk şarkılarıyla oyalanıyor; devlet, yalnız klasik Batı musikisi mensuplarını destekliyor, aydınların çoğu hâlâ, geleneksel musikimizi ilkel ve yabancı buluyordu.

 

Ben, büyük ölçüde Avrupâî bir eğitim aldığım halde, ilkgençlik yıllarımda geleneksel musikimizin değerli örnekleriyle ve başta Ahmet Hamdi Tanpınar olmak üzere, Kemal Tahir, Sabahattin Eyüboğlu gibi kendi kültür değerlerimizi savunan düşünür-yazarlarla tanışmam sayesinde, kendime, geleneksel musikimizin daha fazla erozyona uğramaması için gayret göstermeyi misyon seçtim. Bezmârâ, bu yolda gerçekleştirdiğim ilk önemli projedir. Fransız Anadolu Araştırmaları Enstitüsü’nün maddî ve Enstitü’nün o zamanki müdürü müteveffa Stefan Yerasimos’un manevî destekleriyle varlık kazanan Bezmârâ, kazandığı hızla yoluna devam ederken, ikinci önemli projem için hazırlanıyorum: geleneksel musikimizi, olanca nazarî ve amelî birikimi, inceliği ve derinliğiyle öğretmeye yardım edecek bir nazariyatı kitaplaştırmak.

 

Özellikle 18. yüzyıldan önce kullanılmış ve bazıları 16. yüzyıl sonlarında, bazıları da 17. yüzyılda terk edilmiş eski çalgıları kullanan Bezmârâ’yı, öncelikle Kantemir ve Ali Ufkî derlemelerindeki eserleri seslendirmek üzere kurdum. Çeng, şehrud, kopuz, eski kanun, eski ud, eski santur, mıskal, eski tanbur gibi günümüze tek örneği ulaşamamış çalgıları, minyatürlerden ve elbette yazı kaynaklardan yararlanarak, müzelik değil, çalınabilir çalgılar olarak, ama büyük bir sadakat endişesiyle tasarladım. Çalgılar minyatürlerde daima bir insanın ellerinde göründüğünden, onları boyutlandırırken en basit yöntemi uyguladım: Müzisyenleri ortalama 1 70 cm boyunda farz ederek minyatürlerdeki insanları ve çalgıları ölçtüm, birbiriyle oranladım, böylece çalgıların boyutlarını elde ettim.

 

Özellikle şehrud, minyatürlerde hiç gerçekçi olarak çizilmemişti. Şehrudun boyutlarını mukavvadan bir maket yaparak belirledim. Yazılı kaynaklarda, şehrudun uddan iki kat büyük olduğu belirtiliyordu. Ama bunun gerçekçi olmadığını maketim gösterdi. O kadar büyük bir çalgıyı tutmak ve çalmak mümkün değildi. Maketimi birkaç aşamada tıraşlayarak makul büyüklükte bir şehrud ölçüsü tespit edebildim.

 

*Metin, Haziran 2006 'da Beyrut'da gerçekleştirilen bir kongrede  Fransızca olarak sunulan bildirinin Türkçe çevirisidir.



 

 
 

 
 
 

sazadair © 2006

tasarım:enisali