Yazdır E-posta

 

2.1 Mızıka-i Humayun (Muzıka-i Humayun)

Yeni ordu ile uyum sağlayabilecek bir bando sisteminin kurulabilmesi için Napolyon Bonaparte döneminde askeri bando’nun şefliğini yapmış İtalyan müzisyen Guiseppe Donizetti İstanbul’a davet edildi. (1828) Bu tercihin en önemli sebepleri, Donizetti’nin hem Avrupa’da seçkin bir müzik kültürü olarak kabul gören İtalya’dan gelmesi, hem de müzikal olarak saygı duyulan bir aileye mensup olmasıydı. (Çerkez, 1995) Donizetti İstanbul’da ilk örnek askeri bando’yu ve saray orkestrasını kurmakla kalmadı aynı zamanda sarayda müzik dersleri de verdi. Mızıka-i Humayun yapısı içinde bu bando ve orkestranın yanında eski ve yeni üslupta fasıl heyetleri ile müezzin’ler de yar alıyordu (Gazimihal, 1955). Türkiye’de batı müziği anlayışında bir çoksesli(polifonik) müziğin Donizetti ile başladığı kabul edilir. Bu üslup doğrultusunda yazılmış Donizetti’nin Mahmudiye, Mecidiye ve Cezayir marşları, Yesarizade Ahmet Necip Paşa’nın Hamidiye, Mecidiye ve Aziziye marşları, Guatelli Paşa’nın Marşı Sultani Osmaniye ve Şevkat, Klarnetçi Mehmet Ali Bey’in Plevne ve İzmir Marşları ilk batı tarzı çokseslilik örnekleri olarak görülebilir. (Çerkez, 1995) 

 

“Mızıka-i Humayun’daki müzik yaşamında çağın gereği olarak, geleneksel tek sesli Türk Sanat ve halk müzikleriyle yetinilmeyip çoksesli müziğe ağırlık verilmek istendiği ve bu amaçla tek sesli müziğin yanı sıra çoksesli müziğin de kesin olarak devletçe benimsenip saray ile ordudan başlayarak halka ve ülkeye yayılmaya/yerleştirilmeye çalışıldığı anlaşılmaktadır.” (Çerkez, 1995) 

 

Yine Avrupa müzik yazısı da Donizetti aracılığı ile Osmanlı Müzik Kültürü’ne girmiştir. (Çerkez, 1995)

 

Saray çevresinin müzikal tercihleri de bu süreçten sonra geleneksel müzikler’den batı müzikal yapılarına doğru değişmiştir. Dönem bestekârlarında ve bestelerinde bu akımın etkisi çok açık görülmektedir. Civan Ağa, Kemani Rıza Efendi, Asım Bey, Mahmud Celaleddin Paşa, Muallim Hacı Emin Bey, Udi Hafız Cemil Bey, Ziya Paşa, Ekrem Bey ve Merkel Efendi gibi bestekârların Batı müziği üslubunca çok sesli şekilde düzenlenmiş besteleri döneme ciddi şekilde damgasını vurmuştur. (Koşal, 1999) Bu düzenlemelerde yine Mızıka-i Humayun Donizetti’den sonraki şefi Guatelli (1820-1899) ve öğrencisi, klarinet sanatçısı ve hoca Zati Arca’nın (1863-1951) adlarını sıklıkla görmekteyiz (Öztuna, 1969). Bu örneklerde, makamsal müziğin ana hatlarını koruyarak, çok seslendirilmiş eserler görmekteyiz. Bir ileri aşama ise özellikle saray mensupları ve çevresindeki bestekârlar tarafından tamamıyla Batı formunda eserleri görmek olmuştur. Yukarıda sayılan marş örnekleri dışında vals, polka ve mazurka gibi Batı formlarındaki eserler bizzat padişahlar ve saltanat üyeleri tarafından bestelenebiliyordu. Sultan V. Murat(1840-1904) tarafından bir halk ezgisinin batı tarzı çok seslendirilmesiyle oluşan “Aydın Havası” adlı yapıt, Cumhuriyet dönemi müzik politikalarının sessiz bir habercisi olarak göze çarpmaktadır. Çevreye ve kendisine bu ortamı hazırlayan yine saraydaki yönetim erkiydi. Örneğin tam bir opera hayranı olan Padişah Abdülmecit temsiller vermek üzere her mevsim “mükellef” Naum tiyatrosuna gelen opera heyetlerini orada dinlemekle kalmıyor, temsiller bazen saray çevresinde de tekrarlanıyordu(Gazimihal, 1955):

 

“ 1841’den 1871 yangınına kadar her yıl tekrarlanarak belli bir sınıf arasında opera zevkini bazen fazlasıyla pekiştiren bu temsiller bilhassa muzikacıların sanat eğitimi bakımından büsbütün uyandırıcı olmuştur.(Gazimihal , 1955). Gazimihal hemen arkasından bu operalardan bazı seçkilerin bando repertuarına günü gününe girdiğini de tespit etmiştir(1955). Görülmektedir ki, Mızık-i Hümayun, Osmanlı’nın son dönemlerinde bir askeri bando okulundan çok daha fazla şey ifade etmekte, adeta “batı müziği ile bütünleşmenin” merkezi olarak hareket etmektedir. Öyle ki Mızıka-i Humayun son dönem Osmanlı kimliğinin öyle yerleşik bir parçası olmuştur ki, devletin dışa bakan yüzünü Avrupa turneleriyle temsil etmiştir. Bu konserleri bizzat İttihat ve Terakki hükümeti düzenlemiştir.(1917)  Böyle bir ortamda ve bu gelişmelerin tam merkezindeki ordunun içinde entelektüel gelişimini tamamlayan Atatürk’ün cumhuriyetin lideri olarak, Osmanlı’nın son dönem müzik yaklaşımına paralel bir yaklaşım içinde bulunması oldukça mantıklı görünmektedir. Nitekim yeni cumhuriyetin Avrupa’da tanıtılması için 1917’dekine benzer bir yol izlenmiş 1926 yılında “Karadeniz” vapuru vasıtasıyla Avrupa sahil şehirlerinde tertip edilen bu tanıtım sergisine Zeki Üngör yönetimindeki Mızıka-i Humayun Orkestrası da katılmıştır:

 

 

“Bu seyahatin konseri ilk dünya harbi yıllarındaki Avrupa turnesinden daha başarılı geçti, Türk müzisyenlerinin başarısı sahil şehirlerinde alkışlandı. Cumhuriyet’in inkılabı aynı yıllarda safha safha tamamlanıyordu: batı müziği konusu da hükümetçe esaslı surette ele alınmak istenildiğinden, Zeki Üngör o yolda teşebbüse geçti: bazı ecnebi uzmanlar eldeki Musiki Muallim Mektebi’nin bir konservatuvar halinde kalbedilmesini, ona dayanılarak da bir opera kurulmasını gaye edinmişlerdi; ilk raporları hazırladı” (Gazimihal, 1955)

 

 



 

 
 

 
 
 

sazadair © 2006

tasarım:enisali