Yazdır E-posta
  

3. Cumhuriyet ve geleneksel müzikler 

Tabiidir ki, pek çok anlamda Modern Türkiye Cumhuriyeti’nin kültür politikalarını birinci ağızdan şekillendiren kişi olarak Atatürk’ün görüşleri bu tartışmalarda bizim için vazgeçilmez bir önem arz etmektedir. Adnan Saygun’un kaleme aldığı Atatürk ve Musiki (1961) adlı eser bu konuyla ilgili çok ciddi bir kaynak teşkil etmektedir. 

Türkiye Cumhuriyeti, “milli” bir devlet olma teziyle kurulmuştur (Koçak, 1992; Öztürk, 2002). Osmanlı’dan devralınan miras, “ümmet” kültürüne dayalı bir toplum ve devlet yapısını yansıtmaktaydı. Oysa yeni kurulan devlet, bu mirası reddediyor ve yerine “Türk” etnik kimliğine dayanan ve köklerinin Orta Asya’da olduğuna inanılan bir “tarih tezi” ile, 1923’ü bir “milat” olarak kabul ediyordu (Katoğlu, 1992; Öztürk, 2002).

 Yeni cumhuriyetin kökenindeki “milli devlet” fikri, milli musikiye kaynaklık etmesi için olabildiğince “Türk” olan bir yapı aramaktadır. Bu arada Anadolu gibi karmaşık bir coğrafya da “etnik” ve “kültürel” açıdan saf bir “Türk” olgusunun da nasıl bulunabileceği başka bir tartışma konusudur. “Milli Devlet” fikrinin oluşturulmasındaki temel kaynaklardan olan Ziya Gökalp (Öztürk, 2002) meselenin çözümünü şöyle belirtmiştir:  “…milli musikimiz memleketimizdeki halk musikisiyle, Batı musikisinin kaynaşmasından doğacaktır…”(Gökalp, 1972) 

 Ziya Gökalp’in fikilerinden yoğun olarak etkilendiği görülen Atatürk’ün müzikal fikirlerinin oluşumunda Fransız düşünür Montesqieu’nun (1689-1755) da büyük etkisi görülmektedir. Atatürk 1930 yılında Alman gazeteci Emil Ludwig'e, Montesqieu'nün "Bir milletin musikicilikteki meyline ehemmiyet verilmezse o milleti ilerletmek mümkün olmaz'' sözünü okuduğunu, tasdik ettiğini, bunun için musikimize önem verdiğini söylemiştir. (Sun, 1969) 

Atatürk’ün bu düşünürlerin görüşlerinin katkıları ile netleşen tavrı, 1934 yılında kendi ağzından Adnan Saygun’a şu şekilde nakledilmiştir 

“Bize yeni bir musiki lazımdır ve bu musiki özünü halk musikisinden alan çoksesli bir musiki olacaktır” (Saygun, 1961)  

Yine Atatürk’e göre Anadolu Geleneksel Müzikleri’nin “Osmanlı Kent Müziği” diye adlandırdığımız örneklerinin bu yeni musikide olmayacaktır: 

“Bunlar hep Bizans’tan kalma şeylerdir. Bizim hakiki musikimiz Anadolu halkında işitilebilir”  

Kökeninde yine Ziya Gökalp’in düşünceleri olan (Behar, 2005), böyle bir reddediş Atatürk ve cumhuriyetin kurucu kadrosu açısından bakılınca doğal olarak karşılanabilir, çünkü Klasik Türk Müziği ya da Osmanlı Kent Müziği, Osmanlı zevkini net şekilde yansıtan bir müziktir. Osmanlı’ya antitez olarak kurulmuş bir “milli” devletin kendi öz müziği olarak kökenleri Osmanlı gibi oldukça zengin ve bu yüzden karmaşık olan bir yapıya dayalı bu müziği sahiplenmemesi politik açıdan, anlaşılabilir sebeplere dayanabilir. Ancak belli bir coğrafyanın geleneksel müziği değerlendirilirken bu müziği oluşturan üsluplardan birinin dışarıda bırakılması, daha önce anlatılan ve günümüz etnomüzikolojisinde etkisini sürdüren (Kaplan, 2005) Merriam’ın “bir kültür olarak müzik” yaklaşımıyla çeliştiği için, bugünden bakıldığında tartışmalı bir durum ortaya çıkarmaktadır. Aynı konuşmanın başında, yani, 1934’teki meclisi açış konuşmasında artık yeni cumhuriyetin müziği ile ilgili fikirlerinin iyice billurlaştığını görmekteyiz: 

“Arkadaşlar, güzel sanatların hepsinde ulus gençliğinin ne türlü ilerletilmesini istediğinizi bilirim. Bu yapılmaktadır. Ancak, bunda en çabuk, en önde götürülmesi gerekli olan Türk musikisidir. Bir ulusun değişikliğinde ölçü, musikide değişikliği alabilmesi kavrayabilmesidir. Bu gün dinletmeğe yeltenilen musiki yüz ağartacak değerde olmaktan uzaktır; bunu açıkça bilmeliyiz. Ulusal ince duyguları, düşünceleri anlatan yüksek deyişleri, söyleyişleri toplamak, onları bir gün önce son musiki kurallarına göre işlemek gerektir. Ancak bu düzeyde Türk ulusal musikisi yükselebilir, evrensel musikide yerini alabilir.” (Sun, 1969) 



 

 
 

 
 
 

sazadair © 2006

tasarım:enisali