Ankiranın Ustaları

   

ANKİRA'nın USTALARI 

 Özay Önal

Ankara, doğunun gıpta ettiği, batının, özellikle de İstanbul'un hakir gördüğü, büyük ölçüde başkent olmanın itmesiyle gelişmiş bir şehirdir. Hani “güzel değil mi?” sorusuna çok emince “evet” diyemiyor isek “sevimli” diye geçiştiririz ya, Ankara için de “güzel” diyemeyenler “düzenli bir şehir” deyip, geçiştirirler. Ankara, seksen yıl öncesinin bir bozkır kasabasıdır ve bugün de bu atmosferini az çok korur.

Bağlama Anadolu'nun sınırları dışında da birçok benzeriyle vardır, ama esasen Anadolu'ya , özellikle de Orta Anadolu'ya aittir. Orta Anadolu'da saz dedim mi söz biter. Buralar sazın kendisini bulduğu, saz icrasının yerel icracılarda dahi virtüözite düzeyine ulaştığı, nice efsane icracının yetiştiği yerlerdir. Ankara'sı ayrı, Konya'sı ayrı, Kayseri'si ayrı, Yozgat'ı ayrı, Kırşehir'i apayrıdır.

Eski Ankara'nın ticaret merkezi bir zamanlar Taşhan, yani şimdiki Ulus idi. Çıkrıkçılar Yokuşu (Saraçlar), Samanpazarı, Ulucanlar Caddesi, Hamamönü ve Bentderesi de bu civarda bulunan yerler olarak hem ticaret hem de yerleşim açısından önemliydiler. İşte çalgı yapanlar ve satanlar da doğal olarak bu civarlarda iş yerleri açmaya başladılar. Daha sonraları Radyoevinin de açılmasıyla şehrin bu kısmı bağlama atölyeleri ve mağazaları için bir merkez oldu.

Bugün hayatta olan kaynak kişilerin hafızaları bizleri en çok 1930'lara kadar götürebiliyor. Ancak çok iyi biliyoruz ki bağlamanın tarihi Anadolu'da çok çok daha eskilere dayanıyor. Öyle ki bağlamaya çok benzeyen çalgıları, M.Ö.2000-1200 yılları arasında İç Anadolu'da hüküm süren Hititler'e ait duvar kabartmalarında görüyoruz. Bu gelenek, tarih içinde Ankara'dan çok daha önemli konuma sahip olmuş şehirlerde de görülüyor. Örneğin Evliya Çelebi, Seyahatname'de  Çöğür denilen , bugün daha çok Abdal Sazı diye adlandırdığımız sazın 14.yy.'da Kütahya'da icat edildiğini ve bu yörede sevilen bir saz olduğunu belirtir. Çöğür, özellikle Yeniçeri Ocağında çok çalınan bir sazdı. Çöğür'ün aynı zamanda Bursada da yaygın olduğu ve özellikle buraya has kestane ağacının da bu çalgının yapımında iyi netice verdiği bir rivayettir.

 Kastamonulu. Asım- Kazım Kardeşler, Mehmet Ali Gürpınar, Kastamonu'lu olmasa da buradan çok etkilenen Sezai Yeşilova Ankara'nın en önemli ustalarındandır. Kayseri Konya, Malatya ve Kahramanmaraşda da bu gelenek vardır. Halk Müziği ve Sanat Müziği arasında bir ayrım yapılmadığı dönemlerde özelikle Konya'da ve Kayseri'de bağlama, tambur, ud ve kanunlar hep aynı ustaların elinden çıkardı. Çember saz deyimi de Konya ve Kayseri kökenlidir. Ankara'ya da çember sazlar buralardan gelirdi. Malatya, Urfa ve Kahramanmaraş dolaylarındaki gelenek biraz daha farklı olup, buralarda “balta saz” adı verilen teknesi köşeli, sivri ve üçgen prizma görünümlü oyma bağlamalar üretilirdi. Örneğin e Aziz Çekirge Urfa'da bu tür sazlar yapmış bir ustadır.

 Yukarıda adını andığımız bölgelerin sazlarına dair bazı özelliklere kısaca değinmek yerinde olur. Büyüklük , tekne formu gibi kıstaslar açısından bakıldığında bu yörelerin sazları birtakım farklılıklar gösterirler. Örneğin Ankara'nın Seğmenleri , ayakta da çaldıkları için, hep küçük oyma bağlamalar tercih ederlerdi. Bugün elimizdeki resimlerde bunu doğrulamakta.
Ata'yı karşılayan Seymenler ve Ankara Sazı

 

Konya ve Kayseri sazları çember ve Ankara sazına göre daha büyük boyuttaydı. Bu sazların göğüs üzerinde de perdeleri mevcuttu. Özellikle Konya yöresinin ‘Oturak Alemlerinde' on iki telli divan sazı önemli bir işlev üstlenirdi. Bu sazda alta beş, ortada dört, üstte de üç tel kullanılmaktaydı. Konya'nın bu yöreye has bir de curası vardı. Bu curanın iki altta, iki de üstte olmak üzere dört adet teli vardı. Orta teller, Konya mızrabının temel özelliği olan üst tel çektirmesinden dolayı işlevsiz kalmışlardı ve bu yüzden de takılmazlardı.

Konya Sazı
( "Konya Oturakları " adlı kitaptan. M. Tahir SAKMAN )

Kırşehir'in Abdalları divan'ın bir ufak boyu olan abdal sazı çalarlardı. Yukarıda bahsettiğimiz ‘balta saz', Malatya, Sivas,Urfa, Antep ve Maraş yörelerini içine alan oldukça geniş bir bölgeye has bir saz olup, curadan neredeyse 45 tekne boyuna kadar değişen muhtelif boyutlarda yapılır. Alttaki fotoğrafta oldukça eski bir balta saz görülmektedir.


Ali Baştuğ koleksiyonundan
bir balta saz
Eski Ankara erkeklerin gizli gizli alem yaptığı, kolay kolay saz bulabilmenin mümkün olmadığı, bu yüzden de sazların elden ele ödünç verilerek dolaştığı bir yer idi. Saz çalanlara pek hoş gözle bakılmazdı, hatta bu kişiler doğrudan ‘ayyaş' olarak görülürlerdi. Her şeye rağmen ‘muhabbet' o kadar tatlıydı ki onu yaşamak için türlü çözümler bulunurdu.. Örneğin Yağcıoğlu Fehmi Efe'nin , sırf alem yapıldığı dışarıdan duyulup anlaşılmasın diye duvarları son derece kalın bir muhabbet evi yaptırdığı söylenir. Bakın Evliya Çelebi 17.yy Ankarası için neler söylüyor;

Şu keçe kaplı küçük kapıdan içeri girmiş ola, deyü heman kapuyu açıp içeri girdim. Meğer ne gördüm bozahane imiş. Bu kadar paşalı ve bu kadar harbende ve harkeşan ve kimi çöğür ve kimi tanbura çalup bir hay-huy kim tabir-i tavsif olunmaz. Heman biri " Evliya Çelebi ! Gel bir bozacığımız iç" dedi." Hay benim bozahaneye girdiğim gördüler" deyü hicabımdan yire geçdim. Heman taşra çıkup...(Evliya Çelebi Seyahatnamesi, Kitap II,sayfa 227)

Çelebi, şehirde gezinirken yanlışlıkla bir bozahaneye giriyor ve girdiğine de bin pişman oluyor "Bunda pişman olcak ne var?" demeyin çünkü boza içeceği o dönemlerde hafif sarhoşluk verecek şekilde imal edilirmiş ve bozahaneler de bir nevi "batakhane "olarak görülürlermiş. Dolayısıyla, boza içenlere ve bu tip yerlere girip çıkanlara pek iyi gözle bakılmazmış. "Bozahane" ve meyhane gibi yerlerin ortak işaretleri de kapılarında asılı olan "hasır" veya "keçe" imiş. Diğer  yandan , bozahanede çöğür ve tanbura çalınıyor olunması da ilginç değil mi?

Bu günün kıdemli ustalarının anlattıklarından çıkardığımız kadarıyla eski dönemlerin en büyük problemi ‘ölçüsüzlük' idi. Ustalar, hangi çalgıyı yaparlarsa yapsınlar, tekne boyu, sap boyu, perde taksimatları , köprü eşiğin konacağı yer hususunda emin olamazlardı. Türlü denemeler yaparlar, dolayısıyla da bir türlü ortak ölçü tutturamazlardı. Köprü eşiğin konacağı yerin karış ve el ile belirlenmesi, sap boyu hesaplanırken tekne çevresinin ölçülmesi ve o kadar sap takılması veya belli sabit sayıların sap uzunluğun hesaplanmasında kullanılması hep bu dönemlere aittir. Hatta öyle uygulamalar vardır ki hem çok zekice hem de çok komiktir. Örneğin halk arasında ‘don lastiği' diye bilinen lastik üzerinde perde taksimatlarının işaretlenmesi böyle bir uygulamadır. Lastik sap boyuna göre gerilmekte ve gerildikçe perde aralıkları da bu oranda genişlemekteydi. Dolayısıyla aynı lastik hem cura için, hem de divan için kullanılmaktaydı.
Şüphesiz, Ankara Radyosunun kurulması bu anlamda çok olumlu bir etki yaratmıştır. Özellikle Radyodaki sazlarda kullanılan perde taksimatlarını ve akordu adlandıran ‘radyo perdesi', ‘radyo akordu' gibi isimlendirmeler icracılar ve yapımcılar arasında yaygındı. Yurttan Seslerin ilk dönemlerinde Türkiye'nin dört bir yanında gelen mahalli saz sanatçılarının Radyoevindeki sazları çalamamaları hep bu sebeptendir. İlk Yurttan Sesler çalışmalarını konu eden fotoğraflar incelendiğinde sap boyları bu gün kullandığımız tanburalardan daha kısa ve tiz perdeleri göğsün üstüne taşınmış sazlar görebiliriz. Bu tanburaların saplarının kısa olması kısa saplı bağlamanın çıkışının bu dönem veya daha gerisi olduğunu düşündürmemelidir. Zira bu kısa saplı tanburaların böyle yapılmış olmasının tek sebebi bugün için ulaştığımız sap ve tekne arasındaki oran ve ölçülere o zaman için henüz ulaşılamamış olmasındandır. Yani bu çalgılar, ustaların şahsi sap ve perde ölçülerindeki farklılaşmalar sonucu ortaya çıkan denemelerdi. Zaten bu süreç sonunda tekne boyunun 4/3 ile çarpılmasıyla elde edilen sap boyu formülüne ulaşılmış, ve hemen bütün ustalar aşağı yukarı bu ölçüyü uygular olmuşlardır. Kısa saplı bağlamanın ise ortaya çıkışını hazırlayan faktörlere ileride değinilecektir.

 Agop Usta yapımı bir çöğür (Özay Önal koleksiyonu)
İsmail Görer koleksionundan Agop Usta yapımı bir tanbura
Agop Ustaya ait arma

Agop Ustaya ait tekne içi kartvizit

Çalgı yapım geleneğinin tarihine bakıldığında, her ne kadar çok az kaynak bulunabilse de, geçmişte hemen her ustanın birkaç farklı çalgıyı birden yaptığı görülür. Bunun temelinde bugünkü anlamda bir müzik türü sınıflandırmasının o dönemlerde olmadığı gerçeği yatmaktadır. Örneğin, müzikolog Prof.Dr.Cem Behar, bir çalışmasında 1680 yılına ait Osmanlı saray kayıtlarında, Harem'e ait bir kemençe, bir tef, bir nefesli çalgı ve üç adet çöğür sazına dair yapılan ödeme belgesinden bahsetmektedir. Bugün tanbur ve bağlama her ne kadar birbirinden çok ayrı iki saz gibi gösterilse de, bu iki çalgının geçmişte aynı ustalarca yapıldığı bilinmektedir. Bunun çok önemli bir kanıtı bağlamada halen kullanılmakta olan sap ucundaki usta arması geleneğinin eski tanburlarda da görülmesidir. Özellikle çöğür ve tanburun geçmişte , halktan insanların yanı sıra yüksek prestij ve sosyoekonomik statüye sahip kişilerce, aynı müzik türünün icrasında beraberce çalındığı bilinmektedir.

Geri Ankara'ya dönmek gerekirse, bugün için ulaşabildiğimiz Ankaralı en eski bağlama ustaları 40'larda bu işi yapıyor olan yada yeni başlamış kişiler. Ancak, isimlerini zikretmenin ötesinde hepsi için bir şeyler söyleyebilmek mümkün değil. İlk kuşak bağlama ustaları diye adlandıracağımız bu ustalar arasında Mutafın Hasan, Cin Ahmet, Sabri Usta, Cafer Usta, Çankırılı Deli Mehmet, Asım -Kazım Altan Kardeşler, Mehmet Ali Gürpınar (Baba), Sezai Yeşilova ve Yaşar Külekçi gelmekte.  

Atatürk hayranı Çankırılı Deli Mehmet

Çankırılı Deli Mehmet Atatürk'e olan sevgisi ile hatırlanan bir usta. O zamanlar Ankara'nın ticari merkezi Samanpazarı ve çevresi iken, onun atölyesi Anıtkabir'in olduğu yerde, şimdiki Anıttepe, Gençlik Caddesindeydi. Mehmet Usta'nın her birkaç günde bir Ata'nın huzuruna çıkığı, kendi deyimiyle ona 'niyaz' ettiği ve sonra atölyesine dönüp, tezgahın başına geçtiği ve dahası  evinin bütün duvarlarının Atatürk resimleriyle dolu olduğu söylenir.

Hisar'ın Ustaları

Asım ve Kazım Altan Kardeşler bu dönem ustalar arasında en eskilerden olup, isimleri hafızalara en yerleşmiş olanlardır. Bu kardeş ustalar Kastamonuluydular ve aslen ud yaparlardı. Özellikle ağabey Asım çok iyi bir ustaydı. Şimdiki atölye imkanlarıyla kıyaslanmayacak kadar sınırlı imkanlarla çalışan Asım ve Kazım Ustaların atölyesi o zamanlar açıktan akan Bentderesi'nin kıyısındaydı ve çok ilkel, başınızı eğerek girebileceğiniz bir kulübe idi. Tezgahlarının üzerinde bir bıçak, bir uzun ahşap planya, bir testere ve birazda zımparanın dışında hemen hiçbir şey bulunmayan bu iki usta inanılmaz işçilikte bağlamalar çıkarırlardı. 1950'lerdeki büyük selden sonra Bentderesinin üstü kapatıldı ve kıyıdaki dükkanlar daha içeriye taşındı. Asım ve Kazım Kardeşler bir dönem beraber çalıştıktan sonra ayrılmışlardır. İkisinin de çok hazin sonları olduğu söylenir.

“Ben bu sazı yaparın, içine de sesi koyarın”

Baba” lakaplı Mehmet Ali Gürpınar'da Ankara'nın en eski ve en isim yapmış ustalarındandır. Gençliğinde önce Kastamonu'da vergi memurluğu yapmış, sonraları biraz da ileri bir yaşında bağlama, ud, ve tambur yapmaya başlamıştır. Günümüzün ustalarından Haydar Babür'ün aktardığına göre yaptığı bağlamalarda kendisine has ölçüler kullanır, örneğin, tekne ağzının çevresini iple dolanır ve ipin uzunluğu kadar da sap takarmış. Gene günümüz bağlama ustalarından Murtaza Çağır'ın anlattığına göre Gürpınar Usta iyi bir çember (bugünkü yaprak tekne)ustası imiş. Usta, çemberleri eğdikten sonra, yan yana çiviler, tekne haline getirir ve ekmek fırınına gönderip fırınlatırmış. Daha sonra, ısıdan dolayı iyice kuruyup son şeklini alan çember parçalarını yapıştırır ve tekneyi oluştururmuş. Bugün kullanılan yaprak tekne kalıplarının o zamanlar olmadığı, ustaların ağaç yapraklarını tamamen el ve göz maharetiyle, çember gibi, eğdikleri ve bu yüzden bu sazlara çember saz denildiği bilinir. Mehmet Ali Gürpınar'ın ,belki de imkansızlıklardan kaynaklanan, ilginç çalışma teknikleri vardı. Bağlamanın göğüs tahtasını hızarda biçtirmeyip , kendisi el testeresi ile biçerdi. İlk kez kaplama boyamayı akıl eden ve uygulayan da kendisidir. Usta , dışardan müşterilerin veya başka ustaların yaptığı işe müdahalelerinden hoşlanmazdı ve bu gibi durumlarda Kastamonu şivesiyle ‘Ben bu sazı yaparın, içine de sesi koyarın' dermiş. Bu ifade hala Ankara, Hamamönündeki bağlama ustaları arasında kullanılmaktadır.Gürpınar Usta'nın oğlu Mahir Usta da iyi bir ud ustası idi.

Mehmet Ali Gürpınar aynı zamanda önemli bağlama ustalarından Coşkun Güla'nın da çocukluğunda yanına gittiği ve atölyesinde vakit geçirdiği bir ustadır. Coşkun Güla, Usta ile ilgili şöyle bir anısını anlatır. Kendisi ilkokul çağlarındayken evi Ustanın atölyesine yakınmış. Oraya sık sık gider ve onu çalışırken seyretmekten büyük keyif alırmış. Ancak Usta göğüs takacağı zaman kendisini masumca seyreden bu küçük çocuğu “yavrum hadi sen biraz dışarıda gez bakalım” diyerek gönderirmiş. Coşkun Güla küçük yaşında tam algılayamadığı bu olayı ileriki yaşlarında ,bağlama yapımı ile ciddi anlamda ilgilenmeye başladığında anlamış. Bu anısını zaman zaman çevresindekilere anlatırken Baba'yı rahmetle anarak, hep “İlahi Usta, bacak kadar çocuk ne anlasın göğüs takmaktan!” demiştir.

 

Yumurta kabuğu kadar ince tekneler: Sezai Yeşilova

Çankırı Eskipazar'lı Sezai Yeşilova denince akla gelen ilk şey hiç şüphesiz çok büyük ustalıkla oyulmuş teknelerdir. Kendine has formda çok iyi tekneler oyan Yeşilova'yı neyazık ki 2005 yılında yitirdik. Yeşilova, belki hiçbir ustaya nasip olmayan gizli bir ünün de sahibidir. Kendisi Özay Gönlüm'ün “Yaren” adlı sazının da ustasıdır aynı zamanda. Ancak Yaren'in bitirilmesinde başka ustaların da emeklerinin olduğu söylenir. Hatta Yaren'in daha sonraları bir iki benzerini daha yapmıştır. Sezai Usta'nın en önemli özellikleri arasında yıllardan beri bağlama yapımına giren tüm teknolojik gelişmeleri reddederek eski usul çalışması gelmektedir. Usta,  kendi özel tezgahında daima oturarak çalışmış, burguları elde yapmış, burgu deliklerini elektiriksiz el matkabı ile delmiştir. Sezai Usta'nın kalem gibi ince sapları ve neredeyse yumurta kabuğu kalınlığında oyduğu tekneleri ünlüdür.

 

 

Sezai Yeşilova ve kullandığı arma

 Hem sağlak, hem solak çalabilen ve çalışabilen bir usta Yaşar Külekçi 

 Ankara'nın efsane bağlama ustalarındandır. Önceleri Maraş'da ‘Yanık Ses Saz Atölyesi' adıyla bir atölyesi bulunan Külekçi, 1959'da Ankara'ya gelmiş ve 1972'ye kadar burada çalışmıştır. 1972'de İsveç'e bir gitar tamir fabrikasında çalışmak üzere gitmiş ve oradan emekli olduktan sonra memleketi Kahramanmaraş'a yerleşmiştir. Külekçi'nin yurtdışına gidişi ilginç bir tesadüf sonucu gerçekleşmiştir. Kardeşi İsveç'de otobüs şoförlüğü yapmaktadır. Bir gün Külekçi'nin yapımı olan sazını tel taktırmak için bir gitar tamir fabrikasına götürür. Fabrikanın sahibi bu yeni gördükleri çalgıdan çok etkilenir ve ‘bunun ustasını buraya işçi olarak çağırsak gelir mi?' diye sorar. Külekçi teklifi kabul eder ve gider. İşçiliği ve alet kullanma yeteneği üst düzeyde olan Külekçi, sağ ve sol elini ustalıkla kullanır, hatta aynı ustalıkla hem sağlak hem de solak saz çalabilirdi. Külekçi, ağırlıklı olarak kendisine has tekne formuyla oyma sazlar yapmıştır. Aşağıda bir Yaşar Külekçi sazı görülmektedir.

Yaşar Külekçi
Rasim Gözübüyük koleksiyonondan Yaşar Külekçi yapımı bir bağlama

KAPLUMBAĞA KABUĞUNDAN TEKNE 

Tavşancı” lakaplı Hüseyin Koluman uzun yıllar Bentderesi civarında taksi şoförlüğü yapmıştı. Etrafında girişimci ve şakacı kişiliği ile tanınan Usta'ya ‘Tavşancı' lakabını takan ortağı Yusuf Atasoy'dur. Bu olayın hikayesi şöyledir. O dönemde Hüseyin Koluman ve Yusuf Atasoy ortak çalışmaktadır. Hüseyin Koluman çevresindeki dostlarına çok şaka yapan , bazen de şakalarıyla onları bezdiren biridir. Çevresindekiler de fırsatını buldukları zaman ondan intikam alırlar. İşte bir gün, Yusuf Atasoy ile Hüseyin Koluman Bentderesi'nde bir kahvede otururken, Yusuf Usta bir tavşan satıcısı görur ve Hüseyin Koluman'a sezdirmeden satıcının yanına gidip, Koluman'ı işaret ederek “Şu adam, tavşan satın almak istiyor, bir git bakalım yanına” diyerek satıcıyı yanına gönderir. Tavşan satıcısı da olanlardan bi'haber, kağıt oynamakta olan Koluman'ın yanına gidip, “Abi tavşan istiyormuşsun ” der. Bilindiği üzere tavşan, Alevi inancında pek makbul bir hayvan değildir. Koluman çok sinirlenir ve tavşan satıcısını hırpalar. Fakat bir iki dakika geçmeden olayın aslı anlaşılır. Çok pişman olmuştur ama olan da olmuştur. Hemen olayın asıl sorumlusunu yakalamak üzere atölyeye koşar ancak Yusuf Atasoy olanları tahmin etmiş ve çoktan dükkanı kilitleyip kaçmıştır.

 

Hüseyin Koluman'a ait kartvizit.
                                      (Haydar Babür arşivinden alınmıştır)

 

YENİAY Kardeşler

Gelelim Halil ve Yusuf Yeniay kardeşlere. Küçük kardeş Yusuf Usta Türkiye'nin en tanınmış ve efsaneleşmiş ustasıdır desek yanlış olmaz. Bağlama yapmaya ağabeyi Halil Yeniay'ın yanında başlamıştır. Zarif işçiliği, dengeli ve o güne kadar hiç karşılaşılmamış olan üstün sesli bağlamalarıyla bir anda tüm dikkatleri üzerine çekmeyi başarmıştır. O güne değin hayli bombeli takılan göğsü ilk defa daha düz takan Yusuf Usta, kendisine has bir tekne formu da geliştirerek parlamış ve alanında çıtayı bir anda çok yükseklere taşımıştır. Bir Yusuf Usta sazının değişmez özellikleri, teknede dut, sapta sarı gürgen ve göğüste köknar ağacıdır. Usta üstün sezgileri sayesinde bu üç parçanın , kendi deyimiyle ‘ birbirini sevmesini' başarmıştır. Ünü yurdun dört bir yanına yayılan Usta aslen iyi de saz çalardı. Zülfü Livaneli, Ankara'da geçirdiği gençlik yıllarında kendisine sıkça gidip geldiğini ve özellikle bağlama düzeni saz çalmayı Yusuf Usta'dan görüp, öğrendiğini belirtmiştir. Livaneli, Usta ile olan hoş  bir anısını şöyle anlatır: "Benim tam adım Ömer Zülfü Livaneli'dir. Usta'ya ilk gidişimde kendimi böyle tanıttım. Yusuf Usta önceleri bana biraz mesafeli davrandı. Sonra, anladım ki adımdaki Ömer'den kaynaklanıyormuş bu."

Yusuf Usta, çok ehli keyif çalışır, herkese saz yapmaz, yaptığına da piyasanın birkaç katı fiyata yapardı. Özellikle tesviye ve göğüs takmadaki ustalığı pek meşhurdu. Atölyesi dönemin bir çok usta saz icracılarının da uğrak yeriydi . Birçok bağlama ustası gibi saza, söze ve deme düşkün olan Usta'nın atölyesi her akşam bir muhabbete sahne olurdu. Bu muhabbetlerde bir çok ilginç ve komik olay meydana gelmiştir. Değerli bağlama yapımcılarından İsmail Görer'in naklettiği bir anekdot şöyledir.

 “Bir akşam Yusuf'un atölyesine gittim. Duvarda kendisinin Neşet Ertaş'a yaptığı bir saz asılı idi. Yusuf bana sazı işaret etti. Saza baktığımda teknenin sapa yakın kısmında, göğüs ile teknenin birleştiği köşede birtakım diş izleri gördüm. Yusuf söylenerek, Neşet Ertaş'ın sazı çok beğendiğini ve çalarken zevke gelip, ıssırdığını söyledi.”

Yusuf Yeniay.
(İsmail Görer albümünden alınmıştır. )

Neşet Ertaş'ın özellikle Yusuf Usta'ya saz yaptırmasının sebebi uzun ve geniş tınlayan  ‘düz göğüslü' bir saz aramasıdır. Yusuf Usta'nın ağabeyi Halil Yeniay'ın anlattığına göre Ertaş önce Hüseyin Koluman'a (Tavşancı Usta) gider ve düz göğüslü bir saz yapmasını ister ancak Koluman “ ben yapamam, Yusuf yapsın” diyerek Ertaş'ı, Yusuf Usta'ya yönlendirir. O sıralar Koluman ve Yusuf Usta aynı atölyede ortak çalışmaktadırlar. Yusuf Usta da Ertaş'a düz göğüslü bir saz yapar. Ertaş sadece Yusuf Usta'ya değil, ağabeyi Halil Usta'ya da düz göğüslü sazlar yaptırmıştır. Çünkü bu iki usta ile birlikte bağlamadaki göğüs bombesi günümüzdekine yakın bir hal almıştır. Gene Halil Yeniay'ın anlattığı kadarıyla, Ertaş, Halil Usta'ya bir saz yaptırır fakat henüz haftası dolmadan sazı telleri sökülmüş bir biçimde geri getirir. Halil Usta saza bakar ve sazın göğsünün dümdüz olduğunu görür. Ertaş, sazın göğsüne ütü basmak suretiyle göğsünü iyice düzlemiştir. Ertaş şöyle der. 'Usta benim bunu gonüm çekmedi.'

 

Yusuf Ustaya ait arma
Yusuf Usta yapımı bir divan

 Halil Usta, kardeşi Yusuf Ustayı da bu mesleğe kazandıran, Yusuf Usta kadar adı duyulmuş bir ustadır. Hayatının bir döneminde özel sektörde işçi olarak çalışan ve oradan emekli olan Halil Usta daha sonra tamamen bağlama yapmakla uğraşmıştır. Kardeşi Yusuf Usta'nın aksine zaman zaman yaprak tekne de çalışmış ve onun gibi kendisine has bir tekne formu geliştirmiştir. Bugün yaygın bir şekilde bağlama sapı olarak kullanılan akgürgen ağacının yapımcılara tanıtılması Halil Usta sayesindedir. O da kardeşi Yusuf Usta gibi göğüste çoğunlukla köknarı tercih etmiş , ancak son dönemlerde farklı bazı Afrika kökenli ağaçları da denemiştir. Gomalak cilanın en yaygın olduğu dönemde verniği ilk defa kullanan da yine Halil Usta'dır. Sap ucundaki kendisine has arması ve özel tekne formu sayesinde sazları hemen kendisini belli eden Halil Usta, asla herhangi bir çırak yada kalfa ile çalışmamış, buna rağmen müthiş bir disiplin, çalışkanlık ve üretkenlik örneği göstererek sayısı binlerle ifade edilen sazlar üretmiştir. Öyle ki dönemin ileri gelen icracılarının yanı sıra, devlet kurumları, üniversiteler hep Halil Usta'ya saz yaptırmışlar ve bugün de hala bu sazları çalmaktadırlar.

Halil Yeniay

 Halil ve Yusuf Yeniay kardeşler ayrı ayrı bağlamanın gelişimine büyük katkılar sağlamışlardır. Onların dönemine kadar yapılan bağlamalarda işçilik unsurları öne çıkarılır ve bağlamaların genel ses özellikleri belli bir düzeyin üstüne çıkamazdı. Bunun en büyük sebebi göğsün çok bombeli ve özensiz takılmasıydı. Bu durum bağlamaların eskilerin deyimiyle çok ‘kancık sesli' olmasına sebep oluyordu. Yeniay Kardeşler teknede form unsurunun sadece görsel ve estetik işlevi olmayıp, sesin oluşumunda da çok büyük katkıya sahip olduğunu sezerek konunun üzerinde çok çalıştılar. Onlarla birlikte göğüs tahtası ile tekne formu arasındaki ilişkinin önemi daha iyi anlaşıldı. Halil Usta'yı 2009 yılında ebediyete uğurladık.

Halil Yeniay yapımı bir divan.
 (ODTU THBT koleksiyonundan.)


B

İşçilik denince…

 Zeki Yıldırım üst düzey işçiliği ile nam salmış bir usta idi. Aslen mandolin ustası olan Zeki Usta , bir dönem Ankara'da çalıştı fakat burada mandoline rağbet göremediği için İzmir'e gitti. İzmir'de bir müddet çalıştıktan sonra geri Ankara'ya döndü. Zeki Usta aynı zamanda çok iyi bir yaprak tekne ustası idi.


Zeki Yıldırım'a ait arma.

Bağlamada seri üretim 

Recep Kırıcı( Kenan Kırıcı albümünden)

Bu dönemin önemli atölyelerinden bir diğeri de bu gün hala faliyette olan Şark Sazevi idi. Bayburt'lu Recep Kırıcı Hacettepe Üniversitesi Hastanesinin arka kısmına yakın atölyesinde bağlama yapardı. Bu gün bu atölyeyi oğulları Kenan ve Süleyman Kırıcı yürütmektedir. Kırıcı atölyesi bir dönem çok yoğun çalışmış, belki de bağlamanın ilk seri üretim atölyesi olmuştur. 

Ankaradaki bağlama atölyelerinin yanısıra müzik mağazaları da bağlamanın yaygınlaşmasına büyük hizmet vermiştir. Burada birkaç ismi anmak yerinde olacaktır. Ankara'nın en eski müzik mağazalarından biri Cumhuriyetin ilk yıllarında dahi faliyette olan Şamlı Selim Durgun'a ait mağaza idi. Bu mağazada gramofon, plak, ud ve benzeri müzik aletleri satılmaktaydı. Gene Mahmut Tunail'e ait müzik mağazasında plak, müzik aletleri ve hatta parfümeri dahi mevcuttu. Cebeci Dörtyol'da Erkal Zenger, Eski Adliye'nin karşısında İsmail Dorman, Denizciler caddesinde İbrahim-Torun Cangöz ve gene bir mağaza sahibi Sezai Bey faliyet göstermiştir. Meşhur Mehmet Cihan Saz Evi ise Hamamönü'ndedir. Bu mağazalarda satılan malların birçoğu İstanbuldan gelmekteydi. Bağlamalar ise ağırlıklı olarak Konya'dan getiriliyordu. 

Son olarak, bir bağlama ustası olmamakla birlikte, bağlamaya büyük katkıları olan bir kişiden, Orhan Subay'dan bahsetmek yerinde olur. Rahmetli Orhan Subay bir Radyo sanatçısı idi. Araştırmacı kişiliği sayesinde bağlamaya birtakım ilkler kazandırmış ve dönemin ustalarını etkilemiştir. Subayın yaptığı ilkler den birincisi teknedeki ses deliğidir. Bir diğeri sırma telin ilk defa kullanımıdır. İlk defa elektro sazı yaptıran odur ve ilk defa sapta kırma açısını gene Yusuf Atasoy'a tarif edip yaptıran kişidir. 

Batılı anlamda bir lütiye
Coşkun Güla.

Coşkun Güla bir bağlama ustası olarak pek öne çıkmamış, daha çok iyi bir bağlama icracısı ve eğitmeni olarak bilinegelmiştir. Bunun temel sebebi Güla'nın bağlama yapmayı ticari bir faaliyet olarak görmeyişidir. Ankara'daki dersanesinde birçok önemli ses sanatçısı ve bağlama icracısının yetişmesinde önemli rol oynayan Güla aynı zamanda Yüksek Ziraat mühendisidir. Eğitim ve kültür düzeyi, donanımı, fotoğrafçılık, beslenme, çalgı yapımı, gibi ilgi alanlarıyla yaşıtı meslektaşlarından ayırt edilen bir kişilik olmuştur. Coşkun Güla, son derece zarif ve sade işçiliği ile çok güzel bağlamalara imza atmıştır. Bağlamaya olabildiğince bilimsel bir pencereden bakmış ve bu tutumuyla çevresindeki birçok yapımcı ve icracıyı etkilemiştir. Yapımcılığı, icracılığı ve eğitmenliğinin yanı sıra bağlama telleri ve özellikle de kendi üretimi olan kaliteli sırma teller ile adını duyurmuştur.Kendisi ayrıca, Musa Yenilmez, İsmail Görer ve daha birçok önemli bağlama ustasının yetişmesinde rol oynamıştır.

 

Coşkun Güla Yapımı bir tanbura.

(O. Murat Öztürk Koleksiyonundan )

Musa Yenilmez

Aslen bir öğretmen olan Çorum,Alacalı Musa Yenilmez, Coşkun Güla'ya bağlama icra derslerine giderken yapıma merak sarmış ve Coşkun Hoca'nın teşvikiyle bağlama yapmaya başlamıştır. Tavşancı, Halil Usta, Yusuf Usta gibi çok önemli yapımcıları da tanıdığından onlardan da yararlanmıştır. Çok neşeli, nüktedan biri olan Musa Usta, öğretmen olmasından kaynaklanan bir öğretme eğilimi ve yeteneğiyle atölyesine gelen meraklılara kucak açmıştır. Ben de kendisinden pek çok konuda ancak özellikle göğüs takma konusunda çok şey öğrendim. Özellikle bağlama yapımının sezgisel yönüne çok vurgu yapmış ve yukarıda adı anılan ustaların kullandığı yöntemleri bir süzgeçten geçirerek harmanlamıştır. Ayrıca çok güzel yaprak tekne çekebilme yeteneğine sahiptir. Aşağıda 90'ların başlarında çekilmiş fotoğrafların birinde Ustam ile birlikte saz çalıyoruz.

 

Musa Yenilmez.

 

1980'LER VE BAĞLAMAYA GETİRDİKLERİ 

Seksenli yıllar, Türkiye'deki hemen her şey gibi bağlamayı da çok etkiledi. Bu yıllar Türkiye'de Alevilerin kitlesel olarak seslerini duyurmaya başladıkları ,ekonomik ve sosyal hayatta daha cesur ve aktif olarak rol almaya başladıkları yıllardır aynı zamanda. Alevi-Bektaşi kültürünün önemli bir unsuru olan bağlama da bu hareketle birlikte daha öne çıkmış ve bu Halk Müziğine ve dolayısıyla da bir çalgı olarak bağlamaya olan fiziki talebi önemli ölçüde artırmıştır. Arif Sağ, Musa Eroğlu, Muhlis Akarsu, Yavuz Top gibi usta icracılar büyük popülarite kazanmış ve bağlamanın geniş kitlelere adeta tekrar tanıtılmasını sağlamışlardır. Altmışlar ve yetmişlerde sokakta uluorta taşınmaktan utanılan bir çalgı olan bağlama seksenlerle birlikte çalınmasa da evde bulundurulan, çalana hatta taşıyana gurur veren bir çalgı haline gelmiştir. 

Seksenler ile bağlamanın geçirdiği en büyük değişiklik hiç şüphesiz ki kısa saplı bağlamanın ortaya çıkışıdır. Ağırlıklı olarak deyiş ve semah icrası için kullanılan bağlama düzeninin tanbura boyu sazlarda icrası ,iki temel sebepten ötürü zordu. Birincisi tanburada aralıklar genişti, ikincisi icraya ses ile eşlik edilmek istendiğinde ton (diklik/pestlik açısından) uygun düşmüyordu. Bu sebeple bir müddet ‘bağlama' diye adlandırılan ortalama 35 tekneli sazlar, dik akortlara çekilerek kullanıldı. Ancak bu küçük sazların sesleri çok tiz ve volümleri kısıktı. Bundan dolayı, ‘kısa saplı saz' adı verilen bir tip saz ortaya çıktı. Kısa saplı sazlarda tel boyu 35 tekne bağlamalardan dahi daha kısaydı, ancak tekne aşırı gergin tellerin tiz rengini yumuşatmak için 38-40 tekne arası tutuluyordu. 

Bağlama ciddi bir değişim geçirmekteydi. O güne kadar kullanılan tanburalar ‘uzun saplı' olarak adlandırılmaya başlanmış ve artık sapı daha kısa, teknesi daha tombul ve göğsü neredeyse bombesiz yeni bir bağlama türü çıkmıştı.

Diğer yandan artan bağlama talebi ustaları çok daha seri çalışmak zorunda bırakmaya başlamıştı. Bunun sonucu olarak tatbik ve kuruma süreleri çok uzun olan gomalak ve vernik terk edilerek, derador ve nihayetinde polyester cila kullanımı başladı. Artık bağlama eski sade görünümünün aksine olabildiğince süslü ve işlemeli yapılıyordu. Aynı döneme rastlayan ithalatın serbest bırakılması kararı ile birlikte birçok Afrika kökenli ağaç mobilya sektörüne, dolayısıyla da bağlama atölyelerine girmeye başladı.Özellikle gitar ve keman için kullanılan burgu, tel, eşik altı sistemleri,ahşap klavye, kaplama vb. ithal malzemeler bağlamaya adapte edilmeye başlandı.  

Kısacası halk deyimiyle ‘İstanbul sazı eline almıştı'. O güne kadar Ankara'nın bağlama yapımında ciddi bir ağırlığı var iken, 80'li yıllar ile birlikte seri üretim dönemi başlamış, İstanbul teknolojinin ve ithal malzemelerin bağlamaya daha çok girmesini sağlayarak Ankara'yı peşinden sürüklemeye başlamıştır. Müzik piyasasının da İstanbul'da olması sebebiyle bu dönemde Ankara'dan İstanbul'a birçok çalgı yapımcısı ve müzisyen gitmiştir. 

Bu değişimle birlikte bağlama yapımcılığı da önemli bir yol ayrımına geldi. Artık tek ustanın ayda bir yada iki çalgı üretme dönemi kapanmış, ayda ,hatta haftada dokuz ,on bağlamanın yapıldığı kalabalık atölyelerin dönemi başlamıştı. Çok tabidir ki eskisi gibi kalite , ses, sağlamlık gözetilmiyordu. Hatta bunların hiçbiri olmasa daha iyiydi, çünkü satılan her niteliksiz çalgı bir sonrakinin alımı için davetiye çıkarıyordu. Artık esas olan daha iyi yapmak değil, daha iyi satmaktı.

 Bu çalışmada, 1980'lere kadar bağlama yapımının merkezi konumunda olan Ankara'da o döneme kadar faliyette bulunmuş, ortaya çıkardıkları ürünlerle, Anadolu kültürünün vazgeçilmez bir parçası olan bağlamayı belli bir noktaya getirmede büyük pay sahibi olan ANKİRA'nın USTALARI'nı anlatmaya çalıştık. Kimileri hala aramızda , pek çoğu da rahmetli olmuş bu insanlar hakkında keşke çok daha fazlasına ulaşabilsek.

Bu çalışmanın hazırlanmasında değerli katkılarını esirgemeyen aşağıda isimleri alfabetik sıra ile verilen kişilere teşekkür ederim.

 Sn. Coşkun Güla

Sn. Halil Yeniay

Sn. Haydar Babur

Sn. İsmail Görer

Sn. Murtaza Çağır

Sn. Musa Yeniay

Sn. Musa Yenilmez

Sn. Rasim Gözübüyük

Sn .Rıfat Balaban

Sn. Sezai Yeşilova

Sn.Torun Cangöz

Sn. Yaşar Külekçi

Sn.Zülfü Livaneli