ERTUĞRUL BAYRAKTAR'LA SÖYLEŞİ

(Türkiye’nin önde gelen besteci, müzikolog ve eğitimcilerinden Ertuğrul Bayraktar’la 19.06.2004’te gerçekleştirmiş olduğum söyleşi metni)

 

şarkı yazma cenneti…

 

Söyleşi: Okan Murat ÖZTÜRK

 

Sayın Ertuğrul Bayraktar Hoca’m, müziğe ilgi duyduğunuz dönemlerden başlayarak bugüne doğru gelirsek, sizce Türkiye’de “değişen”ler nelerdir?

 

Ben Samsun’da doğdum ve ilk gençlik yıllarım, üniversiteye dek burada geçti. Benim çocukluk yıllarımda, kabaca 50’lerin sonları, 60’ların başları itibariyle, okullarda yaygın bir  mandolin çalma kültürünün hakim olduğunu hatırlıyorum. Çoğunlukla öğretmen okullarından mezun olan öğretmenlerin donanımlarıyla yakından ilgili bir süreçtir bu. O dönemde sayıları fazla olmasa da, öğretmen okullarından yetişen öğretmenlerin büyükçe bir bölümü, müzik eğitimi alanında uzman olmasalar da, müzik dersleri verirlerdi ve bu derslerde temel enstrüman olarak da mutlaka mandolin kullanırlardı.

 

Benim yetiştiğim evde, annem ve dayım bağlama çalardı. Benim ailem gibi o dönemde pek çok aile, çocuklarına müzik eğitimi aldırmak isterlerdi. Ancak bu eğitim büyük bir çoğunlukla, “Batı Müziği” temeline dayandırılmak istenirdi ve sonuç olarak Batı Müziği enstrümanlarının öğrenilmesine yönelik bir ilgi söz konusuydu. O yıllardaki Batılılaşma eğilimleri, müzikal anlamda aileler üzerinde belirli bir etkiye sahipti. Annem ve dayımın bağlama çalıyor olmalarına karşın, ben hiç bağlamayla ilgilenmediğimi hatırlıyorum mesela. O zamanlar, geleneksel müzikler çoğunlukla, ya aileler içinde sürdürülen bir gelenek olarak, ya usta çırak ilişkisiyle veya halkevleri ve belediye konservatuarı içindeki etkinliklerle varlığını sürdürmekteydi. Aslında şimdi acı geliyor ama, dönemin hayat tarzı içinde, geleneksel müziklere ve enstrümanlarına karşı pek de yoğun bir ilgi gösterilmediğini, hatta biraz burun kıvrıldığını bile söyleyebilirim. Benim yetiştiğim dönemde, Samsun’da, Atatürk’e de çalmış olan bir bando orkestrası vardı. Bu anlamda, Samsun’daki kültürel ortamın oldukça hareketli olduğu söylenebilirdi. Radyo, nispeten kısıtlı olanaklarla dinlenebilir durumda olmasına karşın, insanlar üzerinde önemli bir etkiye sahipti. Mesela radyoda yayınlanan “istekleriniz mikrofonda” programını iyi hatırlıyorum. Samsun’da bir Amerikan radarı bulunduğu için, buradan yapılan yerel radyo yayınını da dinleme imkanımız olurdu. O yayınlar sayesinde jazz’a karşı bir aşinalık kazanmıştım. Bu arada tanınmış kimi sanatçıların turnelerini de unutmamak gerekir. Bu turneler sayesinde de popüler müzikleri takip etme olanağı bulurduk. Bu arada, Suna Kan (keman) ve Ferhunde Erkin’in  (piyano) Samsun’da vermiş oldukları konser, benim klasik müzikle ilgili ilk tecrübem olmuştur. O dönemlerde Rodrigo’nun “Gitar Konçertosu” çok meşhur olduğunu hatırlıyorum. İlk aldığım plak da onun kaydıdır zaten.

 

 

O dönemlerde “Çağdaş Türk Müziği” denildiğinde birkaç ismin önemli olduklarını biliyorduk. Sözgelimi büyük besteci olarak A. Adnan Saygun’u bilirdik, ama hiçbir eserini dinlememiştik! Nüvit Kodallı’nın “Atatürk Oratoryosu”nu biliyorduk, ama yalnızca sözleriyle!.. Çünkü bunların plaklarını alıp dinleme imkanımız söz konusu bile değildi. Ancak bir orkestra konseri olabilmesiyle mümkündü böyle bir şey. Bunun da Samsun’da gerçekleşebilme şansı çok azdı. Ben Saygun’un ve Batı üslubuyla eserler yazan diğer bestecilerin eserlerini ancak Ankara’ya geldiğim dönemde tanıma imkanı bulabildim. 

 

Bizi o dönemlerde en çok etkileyen unsur popüler müziklerdi. Giyimimizle, kuşamımızla, çevreden çok baskı olmasına rağmen uzun saçlarımızla… Dönemin “ruh”u itibariyle çeşitli pop müzik grupları ortaya çıkmaya başlamıştı. Bunlar çeşitli konserler verirlerdi. Bu arada çeşitli yarışmalar olurdu. Örneğin benim bir bestem, Milliyet gazetesinin düzenlediği bir yarışmada derece almıştı.

 

Ankara’ya gelişimde, Gazi Müzik Eğitim’de öğrenim yapma tutkusu etkili olmuştur. Besteci olmak, temel hedefimdi. Nitekim sınavları kazanıp, öğrenci olduğumda, önemli isimlerle tanışma ve çalışma olanağı buldum. Nurhan Cangal, Turgut Aldemir, Eduard Zuckmayer, Nurhan Büyükgönenç, Ferhunde Erkin, Hayrettin Akdemir, Kemal İlerici, Şinasi Özel, Muammer Sun

bunlardan bazılarıdır.

 

Tüm bu isimlerin, benim üniversite yıllarımdaki alt yapımın gelişimine ve dünyaya bakışımın şekillenmesinde önemli etkileri olmuştur. Muammer Sun’la yaptığım çalışmalar, bana her bakımdan dikkate değer katkılar sağlamıştır. Özellikle Kemal İlerici ile yapmış olduğum çalışmaların, benim üzerinde önemli izler bıraktığını söylemem gerekir. Bu çalışmalarla ben, geleneksel müzikler, makamlar, modern armoni, çokseslendirme teknikleri, yerel müziklerin dünya kültürleri içindeki zenginliği vb yönlerde çok farklı açılımlar kazanma imkanı buldum.

 

Tüm bu süreç içinde kuşkusuz ki kendimde gözlemlediğim değişimle birlikte, Türkiye’de de pek çok şeyin değiştiğini düşünüyorum. Ve bizler şu anda değişimin tam da “orta yeri”ndeyiz. Yaşadığımız dönemin her “an”ı, yeni açılımlar, fikirler, uygulamalar ve deneyimlerle dolu olarak geçiyor. Türkiye, dünyayla her bakımdan doğrudan bağlantılı. Dolayısıyla her anlamda etkilenmelere ve değişime açık bir yapısı var.

 

Yaklaşık 30 yıllık bir perspektif içinde değerlendirirseniz, Türkiye’deki müzik eğitimciliği alanında gördüğünüz temel sorunlar hakkında neler söylemek istersiniz?

 

Müzik eğitimciliği gerçekten sıkıntılı bir konu, Türkiye’de. Bu alandaki cumhuriyet politikaları herkesçe biliniyor. Başından beri, Batılılaşma ve Türk Milliyetçiliği ekseninde bir program uygulandı. Öylesine çarpık bir yapılanma söz konusu ki bu alanda. Sözgelimi yalnızca “teksesli” olduğu için aşağılanan geleneksel ezgi yada türküler, “çoksesli” hale getirildiklerinde “modernleştirilmiş” olacaktı; “çağdaş” olmuş olacaktı! Böylesine temelsiz ve hastalıklı bir bakışı vardır Türkiye’deki müzik eğitimciliği alanının, her şeyden önce. Çağdaşlaşma problemi, “çokses-tekses” karşıtlığına indirgenerek çözümlenmeye çalışılmıştır ki temel nokta en baştan yanlıştır.

 

Temel yaklaşımdaki bu çarpıklık, Avrupa aristokrasisi, burjuvazisi ve elitine özgü müzik ve stilin Türkiye’ye tepeden inme getirilmeye çalışılmasından ve modernlik diye dayatılmasından kaynaklanmıştır. Ancak sorun çokses-tekses çözümsüzlüğüne indirgenince, konu yozlaştırılmıştır. Gücü giderek azalsa da, halen belirli çevrelerce bir propaganda unsuru olarak kullanılmaya devam etmektedir.

 

Bu arada, cumhuriyet döneminin modernleşme yaklaşımında da önemli formülasyon hataları var. Sözgelimi kağıt üzerinde bir eser yalnızca çoksesli olduğu için değerli olabilir mi? Yada tersini düşünecek olursak, geleneksel bir tanbur, ney veya ses icrası, yalnızca teksesli diye değersiz olabilir mi? Bu çelişkiler, kuşkusuz çatışmalara ve kesimleşmelere katkı sağlarken, Türkiye’nin temel müzik politikaları ve uygulamaları adına hiçbir çözüm üretmemiştir.

 

Yine tartışılması gereken diğer önemli bir husus, eğitimin kalitesiyle ilgili. Özellikle yeni görevim sırasında bunu daha iyi görüyorum ki, eğitim, son derece modası geçmiş yöntemlerle yapılıyor. Güncel alanla ilgili hemen hiçbir eğitim Türkiye’de verilmiyor. Bu alanda ciddi araştırmalar yapılsa da eğitim programları içine bunların yansıması son derece az, hatta hiç yok. Eğitimin niteliği, yöntemleri, müziğin sanat olma yönünden kopmasına, bunun göz ardı edilmesine yol açıyor.

 

 

Sonuç olarak, müzik eğitimi alanında iki temel sorun yaşanıyor. Birincisi Avrupa sanatının geçmiş bir versiyonu, Türkiye’de çağdaşlık adı altında uygulanmaya çalışılıyor. İkincisi “güncel olan”la hiçbir eğitsel bağ kurulamıyor. Bunda YÖK’ün de kimi bağlayıcı ve merkezileştirici yaptırımlarının da önemli rolü olduğunu düşünüyorum. Müzik eğitimi çevrelerinin de dünyadaki değişimi daha yakından takip etmeleri gerekiyor. Sosyal bilimler ve felsefe alanlarındaki yaklaşımların, müzik eğitimi çevrelerinde daha yakından izlenmesi, anlaşılması ve eğitim programlarının geliştirilmesi yönünde kullanılması gerekiyor. Ders verme programlarının, teknolojisinin ve yöntemlerinin değişmesi bir zorunluluk haline gelmiştir.

 

 

Türkiye’de çağdaşlaşma adı altında uygulanan modeller ve klişeler konusunda neler düşünüyorsunuz?

 

En etkili yol olarak geçerli olduğu kabul edilen yöntemler uygulanıyor. Müzik alanında çalgıcı yetiştirmek son derece konservatif bir iştir. Çünkü bunun yolları, yöntemleri bellidir. Müziği üreten 3 önemli şey var: Besteciler, müzikologlar ve müzik teknologları. Besteci kaynak olarak nereden beslenecek? Bulunduğumuz toplumun, kendilerinin üretme biçimlerinden yola çıkmak gerektiğine inanıyorum. Bugün dünyada ve Türkiye’de popüler müzikler alanında çok dikkate değer çalışmalar yapılıyor. Yaşadığımız dönemde pek çok kavramda olduğu gibi müzik alanında da geçişmeler çoğalıyor. Sözgelimi film müzikleri bu geçişmelerin en tipik görüldüğü alanlardan biri. Dolayısıyla, bestecinin önünde artık inanılmaz olanaklar var. Tüm dünyadan etkiler almaya açık bir ortam söz konusu.

 

Düşünceme göre, eğer bir besteci, besteci kimliğiyle var olacaksa, müziğin üretildiği yerde var olmalıdır. Mesela Türkiye bir “şarkı yazma cenneti”. Ancak Türkiye’deki şarkı yazma geleneği hakkında o kadar az şey biliniyor ki! Çünkü bunlar incelenmiyor, araştırılmıyor. Her şey “ilham”a indirgenmiş durumda. Bilgi üretilmiyor. Oysa bunun teknik anlamda incelenip, eğitiminin verilebilir duruma gelmesi gerekir. Sözgelimi armoni yalnızca bir tekniktir ve ilkeleri bellidir. Besteleme teknikleri arasında temel unsurlardan biridir. Yalnızca armoni bilgisiyle, bestecilik olamaz. Kültürel bir temel olmadan hiçbir şey yapılamaz.

 

Yapılanması belirli bir döneme ve o dönemin anlayışına sıkı sıkıya bağlı olan kişiler veya eğitimciler, çağdaş dünyadaki değer ve dönüşümleri izlemeyip, hatta koyu bir tutucu tavırla bunların karşısında yer almaya çalıştıkça ve “kendi bildiğinden şaşmama” noktasında ayak diredikçe, müzik eğitimi alanındaki temel sorunlara kalıcı ve sürekli bir çözüm bulunabileceğini sanmıyorum.

 

Popüler kültür üzerine ilginin Batı’da büyük bir ivme kazandığını görülüyor. Popüler tekniklerden, müziğin hemen her alanı etkileniyor. Buna dair düşünceleriniz neler?

 

Burada anahtar kavram “dönüşme”. 21. yy sanat yüzyılı denilebilecek bir yüzyıl. Bu yüzyılda sanatın tamamen bireyselleştiği ve “kendi başınalık” içinde oluştuğunu görüyoruz. İnsanlar artık “deniyor”lar. Medyanın, devlet politikalarının, eğitim programlarının bombardımanı altındaki insanlar, bilgisayarlar, internet yada sesli veya görsel teknolojik unsurları daha fazla kullanmak suretiyle, önceki dönemlerle kıyaslanamayacak bir iletişim ve ifade özgürlüğünü yaşar durumdalar. Dolayısıyla “merkezi yapılar”ın bu türden insanlar üzerindeki etki ve yönlendiriciliği konusunu bir daha düşünmek gerekiyor. Çünkü bir yandan bağımlılıklar artarken, kaçınılmaz biçimde alternatif özgürlükler de etkili olmaya başladı insanlar üzerinde… Çeşitliliğin ve insanca yaşama olanaklarının giderek daha etkili olduğu bir yerde, “tektip”leştiremezsiniz insanları artık. Günümüzde özel radyo ve televizyonlar, devlet radyo ve televizyonunun tekelini önemli ölçüde kırmış durumdalar. Dolayısıyla, insanlar için her türden ifade imkanı, giderek daha fazla zenginleşme eğilimi taşıyor. Bu olanakların çok iyi değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Bir de unutulmamalıdır ki, popüler olan da kendi “klasik”lerini üretebilme potansiyeline sahip. Bir Beatles örneğini hemen hatırlayalım. Dolayısıyla, günümüz dünyası ve teknolojik olanaklarının, istisnasız her alanda etkili olduğunu görmek gerekiyor.