TÜRKİYE’DEKİ TOPLUMSAL DEĞİŞİM SÜRECİ ve ANADOLU MÜZİĞİ

Okan Murat ÖZTÜRK

Ulusalcı anlayışın “milli devlet” yaratma projesi kapsamında, Türkiye’de giriştiği öncelikli çalışmalardan biri, Anadolu halk müziği alanında olmuştur. “Milli öz” olarak algılanan Anadolu yerel müzik kaynakları, “Türk halk müziği” adı altında derlenerek ulusal kimliğin oluşturulmasında önemli paydalardan biri olarak değerlendirilmiştir. Gerçi derlemeler resmi ideolojinin beklentilerinin tam da tersi yönde sonuçlar vermeye başlayınca, derleme projeleri rafa kaldırılmış, “Türk” halk müziği konusuna radyo ve televizyonun “vicdan”ına terk edilmiştir. Bu yazıda, Türkiye’de cumhuriyetin kuruluşundan bu yana Anadolu müziği adına yapılan ve yaşananlara ilişkin genel bir değerlendirme yapmaya çalışacağım. “Bugün”ü anlayabilmek için kuşkusuz ki “dün”e bakmak gerekiyor. Öncelikle bazı kavramları gözden geçirerek işe başlayalım:

Halk MüziğiHalk müziği denildiğinde ne anlıyoruz? “Sanayileşme öncesi” döneme özgü olarak, kırsal kesim insanlarınca, kendi “kapalı” kültür ilişkileri içinde aktarılıp, yeniden üretilebilen müzik, tam anlamıyla “otantik” halk müziği olarak anlaşılabilir. Tipik mekanı “köy” olan bu kapalı kültürel yapıda, gelenekler, topluluk yaşamını düzenleyen ve belirleyen unsurlardır. Bu nedenledir ki, bir gelenek olarak var olan halk müziği de, asıl karakterini bu yapı içinde kazanmaktadır. Bu çerçeve çizilmediği takdirde, halk müziğinin bugününü anlamak, nasıl bir serüven yaşayarak günümüze ulaştığını irdelemek, mümkün olamayacaktır.

Halk müziği geleneği, geçmişte, son derece sınırlı ve dışa kapalı bir çevre içinde aktarılabilmekteydi. Yaşadığı çevrenin usta müzisyenleri eliyle sağlanabilen bu aktarım; “ustadan çırağa, dudaktan kulağa” sözlerinde anlamını bulmaktadır. Halk müziği repertuarı, “kişiden kişiye”, “kuşaktan kuşağa” yada “çevreden çevreye” yayılır ve aktarılırken, “sürekli” bir “değişim” ve “dönüşüm” yaşar. Bu değişim, çoğunlukla müzikal malzemenin türlü kılıklara sokulması şeklinde karşımıza çıkar. Sonuçta yazılı kaynaklara dayalı olmaması, belleklerde yaşatılması nedeniyle halk müziği ürünleri hep değişik görünümleriyle hayat bulurlar. Bir ezgi yada türkünün her yeni icrası, bir anlamda onların yeniden üretilmesi anlamını taşır. “Varyasyon” denilen bu değişik biçimler, halk müziği geleneğinin doğasını oluşturur ve onun en ayırt edici niteliğini ortaya koyar.

Anadolu Yerel Müzik KültürleriAnadolu’da, varolduğu günden bu yana aktarılıp-üretilen halk müziği gelenekleri, yüzyılların birikimi ve mirasının, günümüze taşınmasının bir ifadesidir. Anadolu müziği, insan ve kültür bağlamında, olağanüstü bir emeğin ve birikimin ürünüdür. Bugün kulağımıza ulaşan sesler, binlerce yıl ötesinden geliyor! Kulağımıza ulaşıncaya dek katettiği zaman, herşeyden önce ona gösterilmesi gerektiğini düşündüğüm bilimsel ilgi adına büyük bir anlam ifade ediyor, bence.

Bu nedenle, Anadolu yerel müzik kültürleri denildiğinde, öncelikle durup düşünmek, derin bir soluk almak gerek. Binlerce yıllık geçmişi içinde, sayısız etninin, kültürün, dilin ve dinin var olduğu Anadolu, halk gelenekleri anlamında, eşine az rastlanır bir çeşitlilik kazanmıştır. Diğer halk geleneklerinde olduğu gibi, halk müziği geleneği de, bu çeşitlilikten payına düşeni almıştır. Bu çeşitlilik nedeniyle, Anadolu’da karşımıza çıkan halk müziği, tek yada değişmez nitelikte bir müzik değildir. Aksine, Anadolu’ nun tarihsel, kültürel, etnik ve mekansal olarak da belirlediği koşullar içinde şekillenmiş, farklı karakterlerde “yerel” yada “bölgesel” müzik kültürleri  sözkonusudur. Sözgelimi Karadeniz kıyıları, “horon müziği”; Ege kıyıları, “zeybek müziği”; Doğu bölgesi, “bar müziği”; Orta, Doğu ve Güneydoğu bölgelerinin büyükçe bir bölümü, “halay müziği”; Alevilerin yaşadıkları bölgeler, “deyiş-semah müziği”; Güneybatı, “teke müziği” bg. olarak anılabilmektedir. Bir inceleme ve araştırma alanı olarak yeterince ele alınmamış olan Anadolu müziği konusunda öncelikle vurgulanması gereken, bu “heterojen” yapıdır. Ulusallaşma süreci öncesinde-hatta bu süreç içinde bile!- yerel ve bölgesel kültürlerin “var olma güçleri”, düşünceme göre, Anadolu halk müziği araştırmalarında dikkate değer bir önem taşımaktadır.

Bu alanda ileri sürülecek görüşler, kuşkusuz ki diğer bilim dallarının sıkı desteğine ihtiyaç duymaktadır. Bu yönüyle de Anadolu müziği, bir araştırma alanı olarak multidisipliner bir karakter taşımaktadır. Anadolu müziğinin dünya müziği içindeki yerinin de doğru saptanması gerekiyor. Herşeyden önce, geleneksel müziğin, kendine özgü yanları, ayırt edici özellikleri nelerdir? Bu müziği “kendi” yapan nedir? Anadolu’nun müzik potansiyeli nedir? Tüm bu sorulara verilecek yanıtlar, hatta yanıtlardan önce bu sorular hakkında düşünmeye başladığımız nokta, Anadolu’yu müzik yanıyla anlama çabamıza büyük katkılar sağlayacaktır.

Günümüze dek Anadolu müziğinin ülkemizde yaşadığı “serüven”i, üç ana dönemde ele almak olası görünüyor:

1.       Derlemeler dönemi

2.       Radyo yayınları dönemi

3.       Piyasalaşma dönemi

Derleme dönem

Bu süreç, Anadolu müziğinin, ilk kez merak edilip, araştırılmaya başlandığı 20.yy başlarından

itibaren çeşitli dönemler ve kurumlar eliyle yürütülen bir dizi tarama çalışmalarından

oluşmaktadır. Seyfettin ve Sezai Asal kardeşlerin ilk derleme çalışmalarının ardından, İstanbul

Belediye Konservatuarı (eski Darülelhan) (1925-29; 4 derleme gezisi); Ankara Devlet

Konservatuarı (1936-52; 16 derleme gezisi) ve TRT (1967) olmak üzere ana dönemlere

ayırabileceğimiz bu derleme dönemleri, on bin civarında ezgi ve türkünün toparlanmasını

sağlamıştır. Bunların dışında çok sayıda kişisel derlemeler de yapılmıştır. 

Toparlanan bu malzeme, ne derlendiği dönemde, ne günümüzde, müzikolojik yada etnomüzikolojik anlamda bir sistematik çalışmaya konu olmamıştır. Bugün Anadolu müziği olarak adlandırmaya çalıştığımız bu devasa birikim, hala bilimsel çalışmalara konu olmaktan uzaktır. Ses sistemi, makamları, aralıkları, usulleri, ölçüleri, ritmik yapıları, tempoları, tür ve form karakteristikleri, çalgıları, polifonik nitelikleri, repertuarı, icra özellikleri üzerine ciddi anlamda yazılmış kaynak kitaplardan yoksunuz. Kişisel birikimler ve farkında olmalar dışında, kurumlaşabilmiş ve yaygınlık kazanmış bilgilerden de yoksunuz. Ama bunun tersi doğrudur. Yani yanlış ve sağlıksız kurumlaşmalar ve yaygınlaşma konusunda pekçok örnek var. Bunlara birazdan değineceğim.Memlekette, insan anlamında yaşanan “yokluk” , “yoksulluk” ve hatta “yoksunluk”, Anadolu müziği alanında bütün “azamet”i ve “ürkütücülüğü” ile karşımızda durmaktadır. İnsanımızın, kendini yazıyla ifade etme yönündeki genel isteksizliği ve beceriksizliği, yine bu alanda bütün “kıraçlığı” ile ortada durmaktadır. Donanımlı insanların, Anadolu müziği alanına yeterince ilgi duymamaları, sözde otorite olması beklenen kişi yada kurumların, koyu bir suskunluk ve karanlık içinde kayboluşları, bu alandaki tüm yokluklarımızın asıl nedenleridir. İnsansızlık en büyük tehlike olarak hala kapımızda bekliyor.Durum böyle olunca, antik dünyanın bu en görkemli geleneksel kültür mekanı, uluslararası arenada da tanınmamış ve bilinmemiş oluyor. Sözgelimi, Oxford Companion gibi büyük ansiklopedik kaynaklarda, Anadolu müziğini doğrudan ele alan tek bir maddeye rastlayamıyorsunuz. “Türk müziği” adıyla “yeniçeri müziği”, “mehter” anlatılır. Bir de, Ortadoğu müzikleri içinde, Arap, Fars ve Türk unsurlarının sayıldığına tanık olursunuz. Bu durum, diğer kaynaklar için de çoğunlukla geçerlidir.Batılı kaynaklar, aslında yüzyıllardır, seyyahlar, elçiler, meraklılar eliyle çok sayıda yazılı esere sahip olmalarına karşın, Anadolu’yu özgün bir kültür mekanı olarak tanımama konusunda ısrarlı görünüyorlar! Sözgelimi, aslı “bozuk” sazı olan “buzuki”ye gösterdikleri ilgi, bir türlü Anadolu orijinine, “bağlama”ya uzanamıyor. Bu noktalar da Anadolu müziği adına ilginç sorular olarak karşımızda durmakta!

Radyo yayınları dönemi

Radyolu yıllar, Türkiye’de toplumsal değişimin farklı bir iletişim türüyle tanışıp, farklı bir filizlenmenin yaşandığı yıllardır. 1940’lı yıllarda, Mesut Cemil’in ünlü Klasik Korosu’nun, Muzaffer Sarısözen yönetiminde “Bir Türkü Öğreniyoruz” köşesi içinde türküleri söylemeye başlaması, Anadolu müziği adına da bir dönüm noktasıdır. Çünkü bu iyi niyetli olduğu düşünülebilecek adım, ardından sonuçları tam kestirilemeyecek bir erozyonun başlangıcını oluşturmaktadır. Bu adım, bir süre sonra radyoda, “yurttan sesler” adıyla halk müziği icra etmeye çalışan bir topluluk oluşmasına yol açtı. Derme çatma koşullarda oluşturulan bu topluluk, aradan geçen yıllar içinde, bütün Türkiye radyolarının bir “demirbaş”ı haline gelmiş, hiçbir şey üretmediği halde biteviye bir “yeknesaklık” ve “aymazlık”la, koskoca Anadolu müzik mirasının üstüne oturmuştur. Aralarında yetenekli olanların bir şekilde sıyrılıp, kişisel çalışmalara yada müzik piyasasına açıldığı bu yapılar, kurum içinde kalanların “vicdan” ve “yetenek”lerine terk edilerek, insafsız bir tükenişe zemin oluşturuyorlar.‘86’da Ankara’da kurulan DTHM Korosu da aynı zihniyetin bir devamı olması yönüyle, tüketmeye eklenen yeni bir halka olmuş; ardından bunlara Sivas, Urfa koroları eklenmiş ve belki daha da birçokları eklenecek…Buralara alınan insanlar arasında eğer gerçekten yetenekli olanlar varsa da, bunlara bu kurumlar içinde çok fazla hayat hakkı tanınmadığı, ancak yapının içinde yer alanlarca anlaşılabilecek bir durumdur.  Yönetimden kaynaklanan ve giderek sanatçıyı önce memur, sonra köle haline getiren, ve kesinkes “itaat” zihniyetine dayalı bir yapı içinde kişilik sahibi insanların barınabilmelerine zaten uygun zemin kalmamaktadır. Beceriksizlik, halk müziğiyle ilgili heryerde karşımıza yüksek bir duvar olarak çıkmaktadır.Şimdi okullu olduk…Cumhuriyet döneminde, gerçekten yapılmış önemli hatalardan biri, geleneksel müziği ‘30’lu yıllarda getirilmiş olan “yayın yasağı”dır. Darülelhan’ın kapatılması hatasının ardından, bir de radyoda yasaklanan bu müziğin temsilcilerinin önemli bir kısmı, büyük bir boşluğa düşmüş, zorunluluklar karşısında da piyasaya yönelmişlerdi. Bu trajik bir durumdur. Ancak aradan geçen yıllarla birlikte, geleneksel müzik temsilcileri, başta belki zorunluluklar nedeniyle dahil oldukları bu yeni sürece kısa sürede alışmış ve hatta büyük oranda da bu yeni tarzı benimsemişlerdi…Bu işi sözde temsil eden insanların yıllarca “okul!”, “konservatuar!” diye tepinmeleri sonucu, 1976’dan başlayarak, “Türk Müziği Konservatuarları” kurulmaya başlandı. Sözümona devlet de yapmış olduğu hataları kabul etmiş ve hatalarını telafiye başlamıştı… Ancak kurulan okullar, kısa sürede, piyasa kültürü içinde yetişen ve yaşayan, değerleri de buna göre şekillenmiş bir eğitici kadrosunun ellerine ve vicdanlarına terk edildi. Özellikle halk müziği bölümlerinde bu süreç, trajikomik bir vaziyettte yaşanmaktaydı. “Hoca” ve “öğrenci”leri birlikte saz çalıyor, sonra da birlikte geceleri piyasada çalışıyorlar, kahvede tavla oynuyorlardı. Sonuçta bu kurumlar, müzik piyasasına, nota bilen çalgıcılar yetiştirmek dışında ne işe yaradıklarını kendileri de belirleyebilmiş değiller. Ülkemiz “sanat” ortamına büyük katkılar sağlayan bu kurumlardan yetişenler arasında “nadide sultan”lar, “mahsun”laşmış “kırmızı gül”ler gibi büyük yetenekler yer alıyorlar! Yıllarca araştırma, yayın, nota, metod diye veryansın edenlerin, şimdiki durum karşısında, gerçek bir pişmanlık yaşadıklarına inanıyorum.

Piyasalaşma

Türkiye’de yaşanan modernleşme, sanayileşme, kentleşme süreçleri, yoz bir “eğlence” kültürünün de beraberinde gelişmesini sağlamıştır. Tipik mekanı gazino ve düğün salonları olan bu kültür, Anadolu müziğini de kısa zamanda etki alanı içine almış, onu da sömürmeye başlamıştır. Bu yıllardan başlayarak, Türkiye’de bir kesim, türkülerin “para ettiği”ni keşfetmiş; ellerini oğuşturmaya, ceplerini doldurmaya başlamıştır! Anadolu müziğine yapılan belki de en büyük haksızlık, bu müziği, bodoslamasına, piyasanın vicdanına terketmek olmuştur. Anadolu müziği adına ciddi ve sağlıklı hiçbir kurumlaşma sağlanmadan, ticari süreçlere bu müziği dahil etmek, ancak Türkiye’de görülebilecek bir aymazlığın ürünü olabilir. İlgisizlik, bilgisizlik, vurdumduymazlık, “bana ne”cilik, ne dersek diyelim tüm bu sorumsuzluklar, Anadolu müziğini bugün yaşadığımız süreçlere taşımıştır. Günümüzde isteyenin “rock”, “pop”, “flamenko”, “balkan”, “yunan” yada “arabesk” haline getirdiği bu müzik, bir sürü yeteneksiz ve beceriksizin elinde, kılıktan kılığa girmektedir. Durum acıdır. 

Gelenekte bir insanın yetişmesi, birebir insan-insana ve emekle varolan zahmetli bir süreçken, günümüzde daha dün nota okumayı öğrenen insanlar, bugün türkü “düzenleme”ye yelteniyorlar! Özsaygı denen şeyden yoksun bir toplum olarak da biz, yapılan her uygulamayı ağzımız açık, boş bakışlarla izliyor; yapanlarla “gurur duyuyor” ve ellerimiz patlayıncaya kadar da “alkış”lıyoruz. Özellikle İstanbul’un başını çektiği korkunç bir soysuzlaşma süreci, şimdilerde “türkü arayıcı”ları türetmiş durumda. Herkes türkü arıyor… Ortaya çıkan bu türkü merakı, medyada geniş yankı uyandırıyor… Bunun bir öze dönüş olup olmadığı sorgulanıyor…  

Gençlerin kendi kültürlerine ilgi duymaları göğüs kabartıyor(!) Açık oturumlar düzenleniyor… Türkülerden çalıntılarla ne tarz müzik yaptıkları anlaşılmayan insanlara, medya günlerce, haftalarca çanak tutup, “iyi yaptı-kötü yaptı” sığlığının dışına çıkamıyor! Soru yanlış sorulduğu için, yanıtı da doğal olarak yanlış veriliyor. Yapılan işlerin ne derece samimi ve emek ürünü olduğu kimsenin umurunda değil. “Kaç sattı?” kriteri, herşeyin üzerinde ve herşeyden daha geçerli! Bu kaotik yapı içinde bana göre en ağır darbeyi, gerçek anlamdaki otantik müzik kaynakları alıyor. Genel-geçer değerler, doğrudan bu kaynakların bozulmasına ve yozlaşarak kaybolmasına yol açıyor…

Akıntıya karşı kürek çekmek…

Ama tüm bu olumsuzluklara karşın, “akıntıya karşı kürek çeken”, hiç değilse birkaç saygıdeğer müzik emekçisi de var Türkiye’de. Başta Erkan Oğur olmak üzere, geleneksel müzik alanında ve özelde halk müziği konusuna saygı ve duyarlıkla yaklaşan insanlar var. Burada hepsinin adını tek tek saymayacağım. Ancak Erkan Oğur’un istisnai niteliği, anlatmaya çalıştığım konunun en iyi örneği olması nedeniyle bu yazıda zikredilmektedir. Müziği tüketmeden önce onu anlamaya çalışmanın, tüketmeye kalktığında ise onu bozmamaya, değersizleştirmemeye özen göstermenin örneği olarak görüyorum Erkan Oğur’u…

Halk müziği değişken bir yapıya sahiptir. Ve aslında temel sorun bizim onu “ne” olarak algıladığımız noktasında başlamaktadır. Halk müziğine farklı değer yargılarıyla bakmak, onun kendi değer ve anlamı üzerinde bence öz olarak hiçbir değişim oluşturamaz. Ancak bakış ticarileştikçe, ortaya çıkan dönüşüm, kaçınılmaz bir bozulma ve yozlaşmayı beraberinde getirmektedir. Çünkü bu süreç, halk müziğini doğal özelliklerini dışına çekmekte ve para ettiği oranda kendisine değer vermektedir. Dolayısıyla konu niteliğin dışına çıkıp, nicelikle ilişkilenmekte, metalaşmaktadır. Hele “müzik-eğlence” yaklaşımının getirdiği inanılmaz yozlaşma, tükettiği herşeyin içini boşaltmakta ve çürümeye büyük çapta neden olmaktadır. Bu bağlamda, geleneksel repertuarın, “müzik-eğlence” kültürünün malzemeleri arasında kullanılmasını, birçok bakımdan gereksiz, yanlış ve tehlikeli buluyorum. Bu yaklaşım bana, Nasreddin Hoca’nın “bindiği dalı kesme” esprisini hatırlatıyor…

Toplumsal değişim ve çok kimlikli yapıTürkiye’de uzunca bir süreden beri, ivmesi giderek artan bir “toplumsal değişim” süreci yaşıyoruz. Neredeyse iki yüzyıla ulaşan modernleşme serüvenimiz, toplumun her alanına damgasını vurmuş durumda. Ancak son yirmi yılda yaşananlar, bana göre yaşanılan bu değişim sürecini, bir “toplumsal cinnet”in eşiğine getirmiş durumda. Sanıyorum, “dünya yozlaşma olimpiyatı” düzenlense, bu olimpiyatın her branşında, en görkemli altın madalyalar, Türkiye’ye verilecektir! Değişimi, Türkiye, çoğunlukla olumsuz değerleriyle yaşıyor. Yıkılanların yerine yapılanlar, “gecekondu”dan ileri gidemiyor…

Kültürel kimlik konusunda yaşadığımız bunalım, bizleri giderek büyük bir kimliksizleşmeye sürüklüyor. Bir yandan İslam dünyasına, bir yandan Batı’ya, bir yandan Osmanlı’ya, bir yandan Asya’ya bağlı bu çokkimlikli yapının bana göre en güçlü paydasını, tüm bunları içermesi ve bunlardan fazlasını da bağrında taşıması itibariyle, “Anadolu kültürü” oluşturmaktadır. Dolayısıyla, ulusal kimliğin öncelikle oturtulması gereken paydanın, “Anadolulu olma” bilinci olduğuna inanıyorum. Yaşadığımız bu görkemli kültür yarımadasının üzerinde, kendimizi “gurbet”te gibi hissetmemize yol açan anlayış ve uygulamalardan bir an önce uzaklaşmalı, Anadolu’ya sahip çıkmalıyız. Bu noktada ise, Anadolu kültürünün tüm boyutlarıyla araştırılması ve ortaya çıkarılması gerekmektedir. Sözkonusu çalışmalar yalnızca arkeolojik kazılarla sınırlı kalmamalı, dünya ölçeğinde kaynakların taranması, seyahatnameler, günlükler, mektuplar, tarihsel kayıtlar tümüyle ele alınmalıdır. Bu anlamda mutlaka bir “Anadolu kültürleri bilgi-belge arşivi” kurulmalıdır. Tüm bu çalışmaların bir altbaşlığını ciddi anlamda etnomüzikolojik araştırmalar oluşturmalı, müze, arşiv, kütüphane, yayın, internet siteleri yoluyla bunlar kamu ve uluslararası” kullanıma açılmalıdır. Anadolu müziğini tüketmeye dönük, ticari çalışmaların, mutlaka bilimsel bir kurulca denetlenmesi gerekmektedir. Tıpkı sit alanları uygulaması gibi, korumacı anlayış, gerektiğinde sınırlayıcı da olabilmeli; nesnel ölçütler ve ilkeler belirlemelidir.

Bir dilek…

Belleğimizi yitirmek istemiyoruz. Bilincimizi, birikimimizi, kimliğimizi yitirmek istemiyoruz. Yeni birşeyler daha iyisi olarak yapılamıyorsa, hiç olmazsa eskinin olduğu gibi korunması anlayışına saygı göstermek gerekiyor. Ancak yaşadıklarımız, eskiyi de büyük oranda yok ettiği için, elde kalan doğru, iyi ve güzelden yana ne “kırıntı” varsa, sıkıca sarılmalı, sahip çıkmalıyız.

Ruhi Su’nun “ne mutlu ki bize insan olmuşuz” dediği gibi, ben de demek istiyorum ki, “ne mutlu ki bize, Anadolu’da doğmuşuz, Anadolu bahçesinde açıp, gülmüşüz,  muhabbet Anadolu’ya, cana muhabbet!” Tüm samimiyetimle, “Anadolu’da durarak dünyaya bakabilme”nin gerçek anlamda bir şans ve keyif olduğuna inanıyorum! 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.